Yazar: Yoldalog

  • Transandans

    Transandans

    Hani bazı kitaplar olur, arada bi’ sayfalarını karıştırıp hangi tümcelerin altını çizdim diye bakarsınız ya, hah o kitaplardan birisidir kendisi benim için. Kitapla tanışmam da kardeşim sayesinde oldu, “abi bi’ kitap çıkmış, dil mil kültür var, tam senlik heheh” diyerek önerdi, sağ olsun.

    Kitabın özetini çok hızlı geçiyorum: insanlığın bu evrimsel, gelişimsel sürecini farklı bir bakış açısıyla ele alıyor, yani bu sürecimizi “Ateş, Sözcük, Güzellik ve Zaman” altbaşlıklarıyla ele alıyor. Her bir başlığı ayrıntılı yazmaktansa, direkt olarak “Sözcük” bölümüne atlıyorum müsadenizle. Ancak bu bölüme geçmeden önce kitap içerisinde altını çizdiğim ve nedense lise yıllarımdan beri savunduğum şu tümceyi sizinle paylaşmak istiyorum:

    Biz insanlar, kültürel evrimimiz aracılığıyla biyolojik evrimin temel ahdini hükümsüz kılıyoruz. (s.70)

    Eveeet, geldik “Sözcük” bölümüne. Açılışı yapıyorum!

    … Biyolojik sistemlerde genetik bilgi DNA ile şifrelenir. İnsanın kültürel evriminde elzem olan enformasyon -kültürel bilgi- sözcüklerle şifrelenir. … (s.75)

    Şu tümce, tüm benliğiyle “tefekküre dal” diye bağırıyor. Bu zamana kadar insanlar kendi düşüncelerini aktarmak için neler neler kağıda, taşa döktüler. Bizler de bu yazılanları şu anki halihazırda bizde varolan bilgi ile yorumlamaya çalışıyoruz; halbuki o insanlar o yazdıklarına belki de ne bilgiler saklamışlardı ya da gizlemişlerdi, kim bilir. Bu bakış açım romantik bir bakış açısı değil, bu arada. Cidden sakladılar, hatta birbirleriyle konuşurken yazdıklarını bazı sözcüklerle şifrelediler. Maalesef, o şifreleri çözümlememizi sağlayan anahtarlar artık yok, bizler çölde iz arayanlar gibiyiz… Burada gayriihtiyari yazdığım paragrafa, Gaia Vince’den gelen cevap şu şekilde: Hikaye.

    Hikayeler, anlatıda şifrelenmiş ayrıntılı kültürel enformasyon depolayan kolektif bellek bankaları olarak işlev görür. (s.78)

    Karşınızda sözlü kültür! Atalarımız, yazıyı icat etmeden önce ya da şöyle diyelim yazı denilen aracın yaygın olmadığı dönemlerde sahip oldukları bilgi, beceri ve kültürü, sanki winrar dosyası gibi hikayelere sıkıştırıp, bunların nesiller boyu aktarılmasını sağlamışlar, ki bayramlarda büyükleriyle zaman geçirenler bu dediğimi hemen kafalarında canlandıracaklardır. Bizler bile biraz zorlarsak 1900’lerin başlarına kadar giden hikayeleri dedelerimizden, anneanne ya da babaannelerimizden duyabiliriz gibime geliyor. Neyse, sonra da gelişimsel olarak karşımıza “yazı” aracı çıkıyor zaten. Dürüst olayım, yazı efsane bi’ icat, bak şu an yazıyorum ve sizler okuyorsunuz, çok ilginç gerçekten.

    Kelimeler düşüncelerdir. Dil olmazsa bir iç monoloğumuz, düşüncelerimizi düzene sokmak ya da açıkça ifade etmek için bir sistemimiz de olmaz. Farkına vardığımız duygularımız, adını koyduklarımızdır. (s.105)

    Varlıklara isim vermek zihinde yeni bir bilişe, dünyayı anlamak için yeni yolara kapı açar. (s. 123) 

    Burayı okuyanlara önerim, bir “Büyük Türkçe Sözlük” alın, aldırın. Oradan her gün birer ikişer sözcüğe bakıp, oradan oraya atlayıp okuma yapın, yaptırın. Bildiğimiz her sözcük yukarıda da bahsettiğim o şifrelerin kırılması demek. Hacker mı olmak istiyorsunuz, sözcük dağarcığınızı geliştirin, alın size bedava hacker’lık. Böylece yaşadığınız her gün çevrenizin size sunmuş olduğu girdilerin şifrelerini kırın, boşlukları doldurun. Böylece bakış açınız daha da genişlesin.

    Daha yazacak, alıntılayacak o kadar yer var ki Transandans’ın, gerisini sizlere bırakmak istiyorum. Sizler de bu kitabı okuyarak hayatlarınızda muhtemelen görmediklerinizi görmeye, düşünmediklerinizi düşünmeye başlayacaksınız. Yazımı bitirmeden, kitap içerisinde “ÖNEMLİ” diye not aldığım ve kendi hayatımda da bu duruma elimden geldiğince dikkat ettiğim şu alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bu alıntı sizlerde kamu spotu gibi bir algı oluşturacak ama bence bu konu gerçekten önemli ve gayet de ciddi.

    Bir insanı utandırarak özsaygısını zedelemek, o kişi üzerinde güçlü bir psikolojik ve fiziksel etki yaratır. Beden utanç duygusuna, fiziksel bir yarada olduğu gibi, stres hormonu kortizolün aniden artması ve iltihabi yanıtla, uzun süre devam ederse zararlı olabilecek bir tepki verir. (s.145)

  • “Wind” Albümü (2025)

    “Wind” Albümü (2025)

    “Cybertity” kanalındaki yeni albümü paylaşmak istiyorum: Wind.

    Wind albümünde 4 enstrümental müzik bulunuyor: Whispering, Touching, Wind, Feeling.

    Bir önceki albümlerden de bildiğiniz üzere, her bir parçanın kendisine ait bir hikayesi var. Parçaları dinlerken şunu düşünmenizi istiyorum: bir androidin rüzgarı deneyimlemesi

    İyi dinlemeler!

  • Yılın 3. Maratonundaydım!

    Yılın 3. Maratonundaydım!

    Evet, yılın üçüncü maratonunu da sağ salim tamamladım!

    Bu yıl, Uluslararası Runkara Yarı Maratonu‘nun 3. yıl dönümü. Üçüne de katılabildim ve bu üçü arasında en çok aklımda kalan tabii ki 2023 yılındaki ilk yarış açıkçası; ancak rota açısından düşünürsem de son iki yarış derim. Bu üç etkinlikte de çok güzel hatıralar biriktirdim ve dolayısıyla da ister istemez her yıl Ekim ayını bekliyorum, tabii ki.

    Şu üç yarıştaki bitiş sürelerimi karşılaştırmak istiyordum; ancak maalesef ilk yarışın bitiş süresine netten ulaşamıyorum, ki bu bayağı üzücü bir nokta. Neyse, son iki yarışa ait verilerim şu şekilde:

    Runkara 2024 bitiş sürem 00:55:22 (Chip Time)

    Runkara 2025 bitiş sürem 00:57:07 (Gun Time)

    Dikkat ettiyseniz, verilerde maalesef bir standart yok. Olur da, bu yarışın chip time verileri de bizlerle paylaşılırsa, bu kısmı güncellerim. İşte bu gibi noktalarda hala iyileştirilmesi gereken yerler var…

    Bu arada, şunu da belirtmek istiyorum. Bloga kaydını düşemesem de Nisan ayında Çanakkale’deki Troya Yarı Maratonu‘na da katıldım. Harika bir etkinlikti. Deniz kenarında koşmak isteyenlere de ayrıca şiddetle öneriyorum ve 2026 yılındaki yarışı da sabırsızlıkla bekliyorum! Hemen Troya Maratonu verilerine de bi’ göz atalım. Net süreyi paylaşmaları çok iyi olmuş.

    Troya Yarı Maratonu 2025 bitiş sürem 53:07 (Net Süre)

    Bu noktada şunu da not düşmem gerekiyor. Özel bir maraton hazırlığında bulunmuyor olsam da iki günde bir yaklaşık 35-45 dakika koşuyorum. Koştuğum yer bazen stadyum bazen yol kenarı olabiliyor. Dolayısıyla, hem düz zemine hem de engebeli zemine de alıştırmış oluyorum vücudumu. Ayrıca, bu yazımda belirttiğim Polar ile de kalp atım verilerimi tutuyorum. Yani, hazırlıksız bir şekilde başvurmuyorum bu tür etkinliklere.

    Not: Yazıdaki görsel OpenAI Sora ile oluşturulmuştur.

  • “Earth” Albümü (2025)

    “Earth” Albümü (2025)

    “Cybertity” kanalındaki yeni albümü paylaşmak istiyorum: Earth.

    Earth albümünde 5 enstrümental müzik bulunuyor: Birth, Concept, Form, Life ve Earth.

    Bir önceki albümden de bildiğiniz üzere, her bir parçanın kendisine ait bir hikayesi var. Parçaları dinlerken şunu düşünmenizi istiyorum: bir androidin yaşamın ortaya çıkışını keşfi

    İyi dinlemeler!

  • Kalp Atım Hızı Sensörü H10

    Kalp Atım Hızı Sensörü H10

    Merhaba,

    Yaklaşık 5 aydır düzenli olarak kullandığım Polar marka H10 Kalp Atış Hızı Sensörü kullanım deneyimimi somut verilerimi de işin içine katarak kısaca sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Yaklaşık 5 aydır (yer yer bir hafta koşamadığım zamanlar da oldu) iki günde bir 20-30 dk. arası koşularıma devam ediyorum. Koştuğum yerler bazen yokuşlardan oluşan caddeler bazen de stadyum oluyor. Ancak elimden geldiğince stadyumda koşmaya çalışıyorum. Tabii, bu aradaki boş günlerde de düzenli bir şekilde şınav, dambıl vb. küçük hareketlerle üst vücut çalışmama da devam ediyorum.

    Öncelikle, H10 Kalp Atış Hızı Sensör‘ünün rahat taraflarından birisi, anlık olarak hem maksimum kalp atım sayısına hem de ortalama atım sayısına telefonunuzdaki uygulaması üzerinden ulaşabiliyorsunuz. Ancak şöyle bir durum var. Nedenini hala çözemedim; ancak mesafe ve navigasyon ölçümünde çokça hata yapıyor, dolayısıyla bu özelliğini hiç kullanmıyorum. Belki Polar marka akıllı saat ile entegre olduğunda, daha doğru mesafe ve navigasyon ölçümü verebilir, onu bilmiyorum açıkçası.

    Kalp atım hızıyla ilgili olarak aşağıdaki görsel üzerinden veriler sağlanıyor. Burada uyarmak istediğim bir nokta var. Aşağıdaki tablo bana özel. Yani, benim yaşım üzerinden hesaplanan maksimum kalp hızıma göre şekillendirilmiş bir tabloya bakıyorsunuz. Dolayısıyla, sizlerde bu tablodaki rakamların değişeceğini unutmayın, lütfen.

    Yine, egzersizleriniz sırasında kalbinizin o egzersiz boyunca dakika dakika kaç atımda bulunduğunu da görebiliyorsunuz. Ayrıca, https://flow.polar.com adresinden de verilerinize daha ayrıntılı bir şekilde ulaşabiliyorsunuz.

    Şimdi şu yukarıdaki tabloyu okuma alıştırması yapalım. Yani, biraz somut örneklerden gidelim. İlk olarak, bu dört aydaki koşularıma ait kalp atım hızı verilerimi excel üzerinden tablolaştırdım ve inceledim. Koşu sırasında kalp atım hızım yukarıdaki 5 kademeye de uğruyor. Hatta, koşu sürem arttıkça kalp atım hızım da hafif hafif yükseliyor, tamam. Peki, bu dört ayın ortalamasına baktığımda, kalp atım hızım en çok hangi kademede yer almış dersem, %60 oran ile 4. kademede yer almış. Yani, 148 ile 167 arasında atmış kalbim koşarken. Buna ek olarak, %22 oran ile de 3. kademede yer almış. Yani, 130 ile 148 arasında atmış. Bu iki veriyi toparlarsak, kalbim yaklaşık %82 oran ile 130 ile 167 arasında atmış diyebilirim. Yani, bunun gibi basit ama bir o kadar sağlığımız için önemli verilere ulaşabiliyorsunuz.

    Açıkçası, basit bir şekilde elimdeki giyilebilir bir teknoloji ürünü olan kalp atım sensörüne ait yaklaşık 5 aylık kullanıcı deneyimimi sizlerle paylaşmak istedim. Umarım işinize yarar. 👋

    Not: 2025 yılında Türkçeye çevrilen Peter Attia’nın “Outlive – Uzun Yaşama Bilimi ve Sanatı” adlı kitabında egzersiz sırasındaki kalp atım hızının, yaklaşık %70 ile %85 arasında olmasını önerdiği görülüyor. (s. 251)

  • “Cosmos” Albümü (2025)

    “Cosmos” Albümü (2025)

    “Cybertity” projesinin ilk aşamasında ChatGPT ve Suno AI’dan faydalanarak kısa enstrümental müziklerden seçkiler hazırlamıştım. Bu sürecin sonunda ise iki oynatma listesi ortaya çıktı: Existence ve The Journey.

    Her bir oynatma listesinde ders çalışırken, iş yaparken vs. dinleyebileceğiniz hoş müzikler bulunuyor. Şimdi ise tek bir seferde birden çok müziğe ulaşılabilecek albüm aşamasına geçmiş bulunuyorum.

    Cosmos albümünde 7 enstrümental müzik bulunuyor: Dreaming, At The Horizon, The Whisper, Garden of Heaven, Cosmos, End of Time ve Past of Tomorrow.

    Her bir parçanın kendisine ait bir hikayesi var aslında. Dolayısıyla, bu parçaları dinlerken şunu düşünmeniz albümü hissetmeniz açısından size bir kapı aralayacaktır: bir androidin kadim olarak adlandırdığı ataları olan insanı ararkenki keşif süreci

    İyi dinlemeler!

  • “Contact” (1997) Üzerine

    “Contact” (1997) Üzerine

    Normalde televizyon izlemiyorum ama bayram ziyareti sırasında televizyonda Contact filmine denk geldik. Tabii, sevdiğim filmlerden biri olduğundan, bari izlemeye başlamışken sonuna kadar izleyeyim dedim. İyi ki sonuna kadar izlemişim çünkü ister istemez filmin çoğu yeri hafızamdan silinmiş ya da ilginçtir o sahneler değişmiş. Gerçekten David Eagleman’ın kitaplarında belirttiği gibi. Dolayısıyla, hafızaya çok da güvenmemek gerektiğini bir kez daha anlamış oldum, neyse konuya gelelim.

    Bi’ kere bu filmin adını Türkçeye çevirmek büyük bir iş. İçeriği hem teması hem de mesajı içeriyor çünkü. Yani temas diye çevrilse de sorun olmazmış diyebilirim. Jodie Foster’ın canlandırdığı Ellie, aslında uzaydan farklı bir tür ile temas kuruyor. Bu noktada şunu eklemek istiyorum. Ellie, araçta aşağı doğru düşerken vizyonlar görmeye başlıyor ve kendisini ifade edemediğini fark ediyor ve o sırada keşke buraya edebiyat bilgisi olan birisini gönderseydiniz gibi bir ifadede bulunuyor. Sözcükleeer sözcükler… Aynısını biz yaşasak, “dile dökemediğim”, “sözcüklerle açıklayamadığım” gibi kalıp ifadeler kullanmak zorunda kalırdık muhtemelen. Gerçi şu anda da promptu yazma mantığını ya da sözcük oyunlarını bilmeyen bir insanın yapay zekâ araçlarını kullanamaması gibi bir şey oluyor, neyse. Ellie, uzaylı tür ile temas kurduğunda, yani babasıyla karşılaştığında, izleyiciler muhtemelen gerçekten babası zannetmiş de olabilirler; ancak uzaylı tür o kadar gelişmiş ki kendisinden korkmaması için Ellie’nin bilinçaltını okuyup ona en yakın canlıyı seçiyor ve onun kılığında görünüyor. Bunun tam tersini de eğer filmi yanlış hatırlamıyorsam, “Sphere” (1998) filminde görüyoruz. Neyse konuyu dağıtmayayım. Ellie temas sonrasında kendisini ister istemez açıklayamıyor; ee tabii yönetenler de bu durumdan olumsuz etkilenmemek adına gerçekleri örtmeye başlıyor ki filmin sonunda bunu net bir şekilde görüyoruz.

    Şimdi gelelim en can alıcı kısma, bu başarı gerçekten Ellie’nin mi yoksa Hadden’ın mı? Kuşkusuz sorunun cevabı sorunun kendisinde gizli, tabii ki Hadden. Hadden, muhtemelen filmin içerisindeki evrende devlet üstü bir oluşumun bir parçası gibi duruyor, hatta belki devletlerin bile sahip olamadığı bir “yapay zeka” teknolojisine sahip olabilir bilmiyorum ama onun keşfi sayesinde aslında o araç ortaya çıkıyor. Hatta maddi desteği sayesinde. Gerçi o da kendi derdine düştüğü için bu dünyadan göçüp gitmeden önce bir dokunuşta bulunmak istiyor ve bunun sonucunda Ellie’yi ciddi bir şekilde destekliyor. Sonuç olarak, Ellie, Hadden sayesinde ülke yöneticilerinin bile istemediği bir seviyeye yükseliyor ve kafasında kurduğu projeyi gerçekleştiriyor; ancak filmin sonunda bu olayın dünya toplumunda farklı yerlere ilerleyeceğinden endişelenen bir el tarafından da sistemden çıkartılıyor, bunu da unutmayalım ve tüm suçun Hadden’a atıldığını görüyoruz ayrıca. Nasıl olsa bu dünyadan göçüp gitmiş birisine suç atmak kadar kolay bir şey yoktur muhtemelen… Aaa ne kadar da bilindik bir hikâye değil mi? Bakın, cidden çok iyi kurgulanmış bir filmden bahsediyoruz. Her seferinde yeni bir şey öğrenebileceğiniz bir film.

    Durun durun, bir karakter daha var filmde, aslında tam bir arayış içerisinde olan ve evrenle ilgili sorulması gereken soruları usulünce sormaya çalışan birisi. Matthew McConaughey’in canlandırdığı Palmer Joss. Ellie’nin hayatına farklı bir bakış açısıyla dokunuş yapan birisi Palmer. Bazen anlasak da, idrak etsek de, hissetsek de, bazen tarif edemeyiz ya, açıklayamayız ya, anlatamayız ya, içimizde ne olduğunu biliriz ama aktaramayız ya, işte bunu bilen tek karakter ve filmin başında da bunu net bir şekilde Ellie’ye aktarmış olan tek karakter. Gerçi Ellie anlayamıyor temasa kadar bunu. Bakın diyorum ya, çok güzel ve naif bir film “Contact”. Alın DVD’sini ya da BluRay’ini, kenarda dursun, arada açıp izlersiniz. 

    Not: Yazıdaki görsel Openai’ın yeni görsel oluşturma motoru ile oluşturulmuştur.

  • Genetiğimiz Hackleniyor mu?

    Genetiğimiz Hackleniyor mu?

    Jamie Metzl’ın yazdığı “Darwin Hack’leniyor” 2019 yılında yayımlanmış, yani pandemiden önce. Bu kitabı okuduğum tarih ise 2025. Yani, arada yaklaşık 6 yıllık bir boşluk var. Bunu belirtmek istiyorum çünkü bu kitabın içerisine tam anlamıyla giremedim. Açıkçası, bunun nedeni olarak da şunu düşünüyorum: aslında yaklaşık 6 yıllık bu zaman diliminde sayısız bilimkurgu filmi izledim (ki bunların içerisinde genetiği ele alanlar da bulunuyor), Yuval Noah Harari’nin gelecek dünyasına yönelik yazmış olduğu dört kitabını da notlar tutarak okudum ve bunun dışında genetik ile ilgili birkaç farklı kitap da okudum. Dolayısıyla, bu beslendiğim kaynaklardan muhtemelen Jamie Metzl’ın kitabında bahsettiği çoğu bilgiyi farkında olmadan aldım ya da üstüne düşünme fırsatım oldu. Bu ise “Darwin Hack’leniyor” kitabını benim için çok da heyecanlandırıcı olmayan bir kaynak haline getirdi diye düşünüyorum. Normalde bu tür kitaplar akar gider; ancak ben akıtamadım maalesef, yine de notlar aldım tabii. Şunu da eklemek istiyorum. Eğer kitabı okuma fırsatım yok, hap şeklinde bir video falan var mı diye sorarsanız, Jamie Metzl’ın yaklaşık 20 dakika süren kendi TEDx konuşması bulunuyor. Buradan konuşmaya ulaşabilirsiniz.

    Aslında kitapta yazarın varmak istediği nokta şu: “genetiği değiştirilmeye başlayan bir insanoğlu nereye evrilecek?”. Şimdi şöyle bir durum var. Yazar kitabında genetiği değiştirme teknolojilerinin uygulanmaya başladığını ve artık geri adım atmanın da imkansızlaştığını belirtmekte; ancak şöyle bir durum da var aslında: kitap pandemi öncesi çıktı, yani yeterli verilerle desteklenen yeni aşı teknolojileri dahi bulunmuyordu o dönem. Şu an yıl, 2025. Artık genetiği değiştirme sürecinin aşıyla bile olabileceği konuşuluyor. Dolayısıyla, artık ister istemez bu konu üzerine düşünmek gerekecek. Yazarın kitabı içerisinde sorduğu soruları öyle ya da böyle sormaya başlayacağız gibi geliyor. Bence kitaptaki en can alıcı cümle şu:

    “Bilgi işlem, yapay öğrenme, yapay zekâ, nano teknoloji, biyoteknoloji ve genetik devrimlerinin hepsi bugün farklı isimlere sahip olsa da bu farklı teknolojiler gerçekte birleşip devasa bir dalgaya dönüşecek birer akıntı. Dalga tüm ağırlığıyla gelip insan olmanın anlamını yalayıp yutacak.” (s.196)

    Yeri gelmişken, Max Tegmark’ın “Yaşam 3.0” kitabına da atıf yapmak istiyorum çünkü ilk olarak şu yukarıdaki alıntıya benzer bir sonla bitiyor onun kitabı da. Ayrıca, Jamie Metzl’ın şu aşağıdaki cümlesi de, aslında “Yaşam 3.0″ın içeriğine muhalif ve farklı bir bakış açısı getirdiğini düşünüyorum. 

    Yapay zekânın tanımladığı bir dünyada beşeri yaratıcılık ve empati gibi insani özellikler öyle değer kazanacak ki genetik mühendislikle daha empatik ve yaratıcı çocuklar üretebilmek için belki de birbirimize karşı silahlanma yarışı başlatacağız.” (s.264)

    (Bence) tüm kitabı özetleyen yukarıdaki iki atıfı akılda tutmakta fayda var diye düşünüyorum.

  • 2025 Yılının İlk Maratonu

    2025 Yılının İlk Maratonu

    Yaklaşık 2 sene önceydi, kardeşimin de desteklemesiyle ilk maratonuma katıldım. Ancak burada şunu da belirtmem gerekiyor: ilkokuldan lise sona kadar basketbol oynadım ve 2016 yılından beri de (pandemi dönemi hariç) her yaz düzenli koşuyorum. Dolayısıyla, ilk maratonum olan 5k’yı çıkarttıktan sonra, motivasyonu biraz daha arttırıp 10k’ya kadar kondisyonumu yükselttim ve o tarihten itibaren katılabilme ihtimalim olan tüm koşulara katılmaya çalışıyorum açıkçası.

    Maraton etkinliklerinin beni en motive eden tarafı, tüm katılımcıların istisnasız dinç, enerjik ve güler yüzlü olmaları. Dolayısıyla, maraton etkinliklerinin insanı motive eden bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, sosyal çevre anlamında da çok değerli oluyor.

    Vee… 2025 yılının ilk maratonuna katıldım: 16 Mart tarihinde gerçekleştirilmiş olan “3. Geleneksel 14 Mart Tıp Bayramı Koşusu”. Koşu, Ankara, Atatürk Çocukları Parkı’nda gerçekleştirildi. Koştuğumuz alanda eğimli yerler yoktu, düz ve stabil bir zeminde koşumuzu gerçekleştirdik. Aslında koştuğumuz yerin tamamı (attığımız turun) hemen hemen 5k’ya denk geliyor. Bizler iki tur atarak 10k’ya tamamladık koşumuzu. Tabii, saat 11:00’de başlaması ve güneşin tepemizde olması biraz yorsa da su istasyonları imdadımıza yetişti. Koşu ile ilgili ayrıntılı bilgilere Türkiye Acil Tıp Derneği’nin kendi sitesinden de ulaşabilirsiniz. 

    Bu noktadan itibaren yazıyı biraz ayrıntılı hale getireceğim. Farklı koşu yazılarını okurken karşıma hep aksesuar tanıtımı da çıkıyor. Açıkçası, ben de okuyuculara bilgi vermek amacıyla bu koşu etkinliğinde kullandığım aksesuarlarımı tanıtmak istiyorum.

    Ayakkabım: Asics GEL-EXCITE 10

    Yaklaşık 8 ay önce aldım ve gayet memnunum. Ayakkabının ömrünü uzatabilmek adına ayağın arka kısmına denk gelen sünger bölümünün sürtünmeden kaynaklı yırtılmaması için ayakkabıyı giyerken ve çıkartırken çekecek kullanıyorum. Bu yöntemi sizlerle paylaşmak isterim. Ben de kardeşimden öğrendim.

    Şort: Decathlon KIPRUN 2’si 1 Arada Koşu Şortu

    Gayet rahat ve hava alan bir şort. Gerçi Decahtlon’un ürünleri bazen üretimden kalkabiliyor, bu şort da öyle olabilir. Şu an satışta görünmüyor çünkü.

    Tişört olarak “2. Runkara Uluslararası Yarı Maratonu”nda katılımcılara verilen tişörtü kullandım. Runkara tişörtlerinin tasarımını beğeniyorum açıkçası. Eğer bu etkinlik aynı şekilde devam ederse, bu senenin sonuna doğru Runkara maratonuna yine katılmak isterim. İlgilenenler için de not düşmüş olayım.

    Buna ek olarak, geçen aydan itibaren nabız ölçümüne de önem vermeye başladım ve araştırmalarım sonucunda, Polar marka H10 Kalp Atış Hızı Sensörü satın almaya karar verdim. 01 Mart tarihinden itibaren her koşumda düzenli olarak kullanıyorum ve nabız değişimimi not alıyorum.

    Ürünün bakımı da gayet kolay, her koşudan sonra duru su ile yıkıyorum, havlu kağıt ile ilk bi’ kuruluyorum, sonra da kurumaya bırakıyorum. Şu an için bir problem yaşamadım. Belki ileriki aşamada akıllı saate de geçebilirim; ancak biraz derinlemesine inceleme ve araştırma yapmam gerekiyor. Bu arada, inceleme demişken The Quantified Scientist kanalını da sizinle paylaşmak istiyorum. Yaptığı deneysel karşılaştırmaları merakla takip etmeye çalışıyorum.

    Ani bir bitiriş olacak ama bir aksilik çıkmazsa bir sonraki maraton etkinliği olarak Troya Yarı Maratonu (10K)’nu düşünüyorum. İlgilenenler için etkinliğin resmi sitesini de paylaşıyorum.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Kürk Mantolu Kadın: Sade Bir Aşk Öyküsü

    Kürk Mantolu Kadın: Sade Bir Aşk Öyküsü

    Basit bir aşk romanıdır diye aldığım bu romanın, beni bu şekilde etkileyeceğini açıkçası hiç tahmin etmemiştim. İnsan ruhunun mükemmel analizleri olsun, insanların genelde söyleyemediği düşüncelerini su yüzüne çıkarması olsun, kıyıda köşede kalmış insanları bize fark ettirmiş olması olsun ve özellikle de “Maria Puder” karakteri olsun…

    Romanı okumaya başladıktan sonra, ‘nedense aşk ile ilgili herhangi bir şey geçmiyor ya!’ dediğim dakikada, Rasim’in siyah defteri bulması ve onu okumasıyla, bir anda tansiyonun yükseldiği o an, dur durak bilmeyen Raif Bey’in aşk serüveni başladı. Raif Bey’in anılarına kendimi öylesine kaptırdım ki, artık kafamda sadece Raif Bey’in bu “bilinmez” kadınla nasıl tanışacağı geçiyordu ama tanışacağı kadının bir ressam olacağı, hatta ve hatta Kürk Mantolu kadının portresini yapan ressam olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sonrasında ise, kendisini bu dünyada lüzumsuz bir varlık olarak görmekte olan çekingen Raif Bey ile kendisini insan ruhuna odaklamış ve aşkı aramakta olan Maria arasında gerçekleşen diyaloglar, adeta benim bugüne kadar özene bezene kafamda oluşturduğum “aşk”, “sevgi” gibi kavramları tekrar gözden geçirmeme sebep oldu desem cidden yeridir. Belki de sadece o an için kafamızın içinde oluşan bu duygusal birikim, yani aşk ya da sevgi, gerçekten bizim ruhani olarak ulaşabileceğimiz son nokta olsa gerek ki romanı okurken aklımızdan geçen sadece ve sadece “aşık olmak” ama Raif Bey ve Maria’nın yaptığı şekilde. Fakat romanı okurken Raif Bey’in aşırı çekingenliği beni bir konuda düşündürdü açıkçası; o da “iletmek istediklerini ertelemeden söyleme” konusu. Koskoca dünyada sonunda bulduğunu düşündüğün kişiye, içinden geçenleri söylemeyi ertelemeye daha başka ne denir ki neyse…

    Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde; “Bu öyle olmayabilirdi!” düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazırdır. (s.149)

    “Kürk Mantolu Madonna”, okuduğum ilk Sabahattin Ali romanı ve açıkçası unutup tekrar okumak istediğim bir eser. (İlk okumalarda kaçırdığımız ve anlamını tam anlamıyla çözemediğimiz ve kavrayamadığımız yerlerin olması çok muhtemel çünkü.) Daha fazla uzatmadan, kitabı özetleyen şu cümleler ile sizi baş başa bırakıyorum.

    İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. (s.32)

    Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? (s.86)

    Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. (s.122)

    Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için sana âşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… (s.136)

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.