Yazar: Yoldalog

  • Fringe’den Düş Gücü’ne

    Fringe’den Düş Gücü’ne

    2018 yılının yazında başladığım ve 2019’un ocağında bitirdiğim bir dizidir, Fringe.

    Açıkçası, ilk olarak şu konuyla başlayacağım: müzik.
    Müzikler o kadar işliyor ki hafızaya… özellikle de “fringe theme” ve “donald in the game“.

    Neyse, şimdi de konudan hafif saparak, şu “bilim kurgu” sözcüğünü ele alalım.

    TDK’ya göre, “çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan (film, roman vb.)“. Bak orada ne diyor, “düş gücü” diyor, değil mi? “düş gücü“.

    Bu dizinin yapımcıları, yazarları vs.’nin ortaklaşa meydana getirdikleri, hem fikir oldukları düş gücünün çıktısı, bu dizi işte.

    Bir de, daha iyi anlaşılması için “düş” sözcüğünü de ele alalım.

    Yine TDK’ya göre, bu sözcüğün ilk anlamı “uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya“; ikinci anlamı ise “gerçek olmayan şey, imge“. Bizim için ikinci anlam daha önemli; “gerçek olmayan şey“.

    Bu sözcüklerin anlamları oturduysa, diziyi yorumlayabiliriz artık çünkü bu dizide herhangi bir “şu an gerçek hayatta sahip olduğumuz bir gerçekliği” aramıyoruz. Bizim gerçeklik olarak algıladığımız şey, dizinin kurgusu, yani dizinin bize sunduğu bir dünya var ve biz bu diziyi bu sunulan dünyaya göre yorumluyoruz. Bu dünyadan dışarı çıkıp yorum yaparsak sadece önümüzde eleştiriler kalır, diziyi de mahvetmiş oluruz. Sonuçta, günümüz gerçekliği ile şu an için pek bir bağlantısı yok bu dizinin.

    Şimdi gelelim şu düş gücü‘ne. Yahu bu dizinin yapımcıları nasıl bir düş gücüne sahip arkadaş… bildiğin insanlığın şu klasik sorununu önümüze sunmuşlar: duygu ve mantık.

    Hani gözlemci dediklerimiz var ya, işte o insanlar aslında biziz, gelecekteki bizler. Gelecekte bizlerin duygu ile değil, mantıkla hareket edebileceğine yönelik bir vizyon var bu dizide. Ancak şu anki bizler duygular ile o kadar haşır neşiriz ki, gelecektekileri anlama ihtimalimiz bile yok. Zaten September’ın gelecek dünyaya olan eleştirisi de burada devreye giriyor. September, duyguyu yeniden keşfediyor ve geçmişi kendi gerçekliğinden üstün farz ediyor, çünkü duyguları var ve farklı bir şey hissediyor. (2016 yılındaki Kevin Costner’ın rol aldığı “Criminal” filmi geldi aklıma, orada da Costner duyguyu hissetmeye başlıyordu falan, neyse.)

    Belki biraz fazla vurguluyor olabilirim ama diziyi anlamadaki kilit noktalardan biri, bu duygu-mantık sorunu. (dizi yazarları bu konuyu bilinçli bir şekilde mi kaleme almışlardır bilemem ama kazara bile olsa karşımıza bu çıkıyor o zaman.) Dizide gelecekte gideceğimiz istikameti belirleyen olaylar gerçekleşiyor; ancak sonunda duygu kazanıyor. Alın size gelecekteki mantık üzerine kurulu olacak düzene bir eleştiri. (Bu arada, şu an bu yazıyı karalarken “Mr. Nobody” film müziklerinden biri olan “‘in “le temps immobile”i dinliyorum, öneririm.)

    Buraya kadar sırayla, düş gücü‘nden bahsettim, duygu ve mantık dedim ve son olarak gelecekteki bizlere olan eleştiri dedim, değil mi? Artık bağlayayım, fazla uzatmadan.

    Uyarı! Dizinin sonu ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

    Paralel evren” konusuna çok girmeye gerek yok, bu noktada. Sonuç olarak, bu iki dünya geleceği değiştirmek için bir araya geliyorlar ve dizinin sonunda (gelecekteki bir varlıktan da yardım alarak) geleceği değiştiriyorlar, bunda hem fikiriz muhtemelen. Dizi hemen hemen bu noktalar üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Şimdi düz bir çizgi çiziyoruz, bu çizginin ortasında bir yere çizginin üzerinde olacak şekilde bir nokta koyup üstüne “Fringe” yazıyoruz. Şimdi sol ve sağ tarafına bakacağız.

    Hepimizin duyduğu ya da okuduğu bir yazar var: Philip K. Dick. Bu yazarın kaleme aldığı eserleri, bilimkurgu. Şimdi mikrofonu kendisine bırakıyorum, bi’ dinleyelim önce: Philip K. Dick: Matrix’te Yaşıyoruz!

    Ne duyduk, yazarın düş gücü‘nü, hatta yazar biraz daha ileri giderek bunların aslında gerçek olduğunu da ileri sürüyor, neyse, o da farklı bir yazının konusu.

    Philip K. Dick’in bir kısa öyküsü var: “Adjustment Team

    Fringe’e girmeden önce bu kısa öyküyü bilmek ve bu kısa öyküden uyarlanmış filmi de izlemek gerekiyor aslında: The Adjustment Bureau (Türkçe’ye de ‘Kader Ajanları’ diye çevrilmiş). Bu film, 2011 yılına ait, yani üstte çizdiğimiz çizginin sağ tarafında kalıyor.

    Filme bi’ başlıyorsunuz, ne hikmetse, Fringe’e ne kadar da benziyor demeye başlıyorsunuz, kesin Fringe’den almışlardır diyorsunuz falan, sonra aklınıza filmi araştırmak geliyor ve Philip K. Dick’in bu kısa öyküsüne ulaşıyorsunuz ve bu öykünün 1954 yılında yazıldığını görüyorsunuz. Bir anda çizginin en sol tarafına geldik.

    Böylece yazının sonuna da gelebildim. Hani yazının başlarında bahsetmiştik ya, ‘düş gücü‘ diye. Aslında biz, 1954’te ilk kırıntılarını gösterdiği, daha sonra ise Fringe dizisi ve The Adjustment Bureau filmi ile de doruğuna ulaşmış olan o düş‘ü gördük, hep birlikte izledik. Buna ek olarak, 2002 yılındaki ‘The Twilight Zone’ serisinin bir bölümünde de ‘Adjustment Team’ öyküsünden yararlanılmış diye okudum, ileride ona da bi’ bakarım.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Genç Werther’den Mektuplar

    Genç Werther’den Mektuplar

    Umutsuz aşkın imkânsızlığına düşüp acı çeken ve bi’ o kadar da o aşkı hak ettiğini tanrıya haykıracak kadar cesareti olan Werther’in mektuplarını okudum bu romanda.

    Mektuplarında, kendisini o kadar insani ve sıradan bir varlık olarak aktarıyor ki, mektupları okudukça sanki bu olay ya da bu düşünce ya da bu duygular bana bir yerden tanıdık geliyor dememeniz elinizde değil. Belki sonunu bildiğiniz bir mektubu okuyorsunuz, ama okudukça da sona giden yolları bilmek istiyorsunuz ve yolları gördükçe de, bu yollarda kendinize ait birçok şey buluyor ve onları toplarken şaşırıyorsunuz kendinize. Bu kadar mı güzel ifade edilir bir duygu ya da bu tasvir bir ruhu bu kadar mı güzel betimler diye içinizden geçiriyor ve altını çiziyorsunuz. İşte bu, sözcüklerin etrafınızı gökkuşağı gibi sardığı bu romanda, Werther’in hayatına adım atıyorsunuz. 

    Werther, Wahlheim’ı gezerken 16 Haziran günü gelecekte yüreğini derinden etkileyecek o kişiyle tanışıyor, Lotte ile. Sonrasında ise, Wilhelm’a yazdığı, aslında bize yazdığı her mektubunda ona olan aşkını, hayranlığını rengârenk cümle ve sözcüklerle dile getiriyor, haykırıyor ve roman bu şekilde koygun olan sona doğru ilerliyor. 

    Romanı okurken beni arkasından sürükleyen şey ise, sınıf farklılıklarının hat safhada olduğu Alman toplumunda, Werther’in ya da Goethe’nin alt sınıftaki halk ile iç içe olma gayreti, çocuklarla çocukmuş gibi oynamaya çalışması, doğaya olan tutkusu ve bunları kendinden emin ve gururlu bir şekilde yapmasıydı. Ne kadar geniş ve özgürlükçü bir yazar olduğunu düşünmek elde bile değil. Ayrıca, insanlar hakkında yaptığı tahliller de okunmaya değer gerçekten!

    Efkârlı olduğu halde mutsuzluğunu gizleyebilecek, yakınlarının neşesini yok etmeden kederini kendi başına üstlenebilecek kadar kişilik sahibi olan bir tek insan gösterin bana!  (s.49)

    Hayatında, seni yiyip bitirmeyen bir an yoktu, hem seni hem de çevrendekileri; senin de bir yok edici olmadığın ve olmak zorunda olmadığın bir an yoktur. (s.71)

    Hakkında belli bir şey bilmediğimiz şeylerde kargaşa ve karanlığın varlığını sezmek, ruhumuzun özelliği mi? (s.128)

    Dahası, mektuplarında insanın varlığını sorgulayan bir bakış açısı, daha doğrusu yaşama gerçekçi bir bakış açısı ile bakması okuyucuya kurgudan çok gerçeği olduğunca hissettiriyor ki alttaki yazdığı cümle… o kadar gerçek ki…

    Seni yitirdikleri için hayatlarında bir boşluk duyarlar mı acaba? Ve ne kadar bir zaman duyarlar? Ah, insan işte bu kadar fani bir varlık; tam da varoluşundan hiçbir kuşku duymadığı, varlığını gerçekten hissettiği tek yerde bile, sevdiklerinin hatıralarında, onların ruhlarında bile yitip yok olmaktadır, hem de o kadar çabuk! (s.109)

    Ve son olarak aşkı anlatış biçimi, onu yaşaması ve onu dile ve hareketlere dökmesi! Bunu da kitabı okurken fazlasıyla, belki de abartılı bir şekilde hissedeceğinize şüphem yok.

    3 Eylül 

    Bazen aklım almıyor; onu yalnızca ben, öylesine içten, öylesine dolu dolu severken, ondan başka hiçbir şey görmez bilmezken, ondan başka hiçbir varlığım yokken, nasıl olur da onu bir başkası sever, sevebilir? (s.100)


    Notlar:

    *Werther’in doğum günü 28 Ağustos.

    *Romandan küçük bir öneri: keşke her yeni doğan çocuk için bir ağaç dikilse…

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Hajime’nin Hikayesi

    Hajime’nin Hikayesi

    Haruki Murakami’nin okuduğum ilk eseri olan Sınırın Güneyı̇nde, Güneşı̇n Batısında romanını ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyorum. Eğer romanı okuduysanız, o zaman yavaş yavaş hikâyeyi anlatmaya ve not almaya başlayalım, isterseniz.

    Romanın başkahramanının adı, Hajime ve kendisi tek çocuk, ki bu durum da romanda özellikle vurgulanmakta. Hajime, ilkokulda, kendisi gibi tek çocuk olan Shimamoto adlı bir kız ile tanışıyor. Shimamoto, doğduğunda felç geçirdiğinden dolayı, sol bacağı aksamakta. İkisi de tek çocuk olduğu için, birçok konuda ortak noktalar buluyorlar ve birbirleriyle iyi arkadaş oluyorlar; ancak ilkokul bittikten sonra, ikisi de farklı ortaokullara gittiklerinden görüşemez oluyorlar. Yine de Hajime, Shimamoto’yu hiç unutmuyor ve onu her zaman düşünüyor.

    Şimdi, bu noktada Hajime’nin ve Shimamoto’nun tek çocuk olduklarını ve Hajime’nin Shimamoto’yu unutmadığını kenara not düşmenizi isteyeceğim. Devam edelim.

    Hajime lise ikinci sınıfta “İzumi” adında bir kız ile çıkıyor; fakat İzumi’den hoşlanmasına rağmen, arada sırada onu Shimamoto ile kıyasladığı anlar da oluyor. Lise üçüncü sınıfta, Hajime İzumi’nin kuzeniyle birlikte olunca İzumi ile ayrılıyorlar. Tabii ki, İzumi bu olaydan derinden etkileniyor.

    Sonra ise Hajime, üniversiteye giriyor ve mezun olduktan sonra da bir şirkette çalışmaya başlıyor. Bu kısmın romanın çözümlemesi noktasında önemli olduğunu düşünüyorum. Hajime, hayatının bu döneminde sürekli tek başına zaman geçiriyor ve bazen İzumi ile Shimamoto’yu düşündüğü de oluyor. İşte bu günlerden birisinde Hajime, Shimamoto’ya benzeyen, sol ayağı aksayan bir kadın görüyor ve onu takip ediyor. Kadını takip ederken, bir erkek Hajime’yi kolundan tutup, kadının peşini bırakmasını isteyip, ona içinde para olan bir zarf veriyor.

    Şimdi, bu para dolu zarfı da kenara not almanızı isteyeceğim.

    Bu olayın üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra, Hajime Yukiko adında bir kadın ile tanışıp, onunla evleniyor. Sonrasında ise Yukiko’nun ailesinin desteğiyle de bir Caz bar açıyor. Herhalde bu kısım hepinize tanıdık gelmiştir. Haruki Murakami gerçek hayatında da Caz bar işletmiş birisi çünkü. Neyse, Hajime’nin bar açtığını duyan eski bir arkadaşı, onu ziyarete geliyor ve o sırada İzumi’den bahsedip onun kötü bir durumda olduğunu anlatıyor. Bu noktada Hajime’nin İzumi’nin bu durumundan kendisini suçlu hissetmeye başladığını söyleyebiliriz herhalde.

    Daha sonra, bir gün, bara Shimamoto çıkageliyor ve zamanında takip ettiği kadının da kendisi olduğunu söylüyor. Üç ay sonra, Shimamoto tekrar bara geliyor ve ondan sonra da Hajime ile Shimamoto birçok kez buluşmaya başlıyorlar. Ancak, Shimamoto yine ortadan kayboluyor.

    Bir süre sonra, Shimamoto tekrar çıkageliyor ve Hajime’ye küçükken birlikte dinledikleri plağı hediye ediyor. Hajime plağı dinlemek için Shimamoto’yu yazlığına davet ediyor, orada birbirlerine aşklarını itiraf ediyorlar ve birlikte oluyorlar. Sonrasında Hajime, Shimamoto’dan kendisi ile ilgili her şeyi anlatmasını istiyor. Fakat Shimamoto herşeyi anlatacağını söylese de, ertesi gün çekip gidiyor. Üstelik, hediye ettiği plak da yok oluyor.

    Son olarak, plağın yok olduğunu da kenara not almanızı isteyeceğim.

    Hajime, kafası karışmış bir şekilde eve dönüyor ve ondan şüphelenen karısı, hayatında başka bir kadın olup olmadığını soruyor ona, Hajime de bunu kabul ediyor. Bu sırada, Hajime, Shimamoto’nun birdenbire yok olmasının nedenini de sorguluyor ve o anda içinde para olan zarfı hatırlıyor. Ancak her yeri kontrol etmesine rağmen, zarfı bulamıyor. Bu da onun oldukça kafasını karıştırıyor. O anda kendisini dışarıya atıyor ve bir taksinin içerisinde İzumi’yi görüyor. Zamanında İzumi’yi derinden incittiği aklına geliyor.

    Romanın tam olarak bu sahnesinde Hajime’nin geçmişle yüzleştiğini görüyoruz aslında.

    İlerleyen zaman ile birlikte, Hajime yavaş yavaş normal hayatına dönüyor, Shimamoto’yu da unutmaya başlıyor, haliyle. Romanın sonunda da Yukiko ile konuşup, birlikte yeni bir hayata başlamaya karar veriyorlar ve roman burada sona eriyor.

    Şimdi biraz çözümleme yapalım.

    Bu romanı okurken, genellikle çoğu okur Shimamoto karakterinin gerçekte var olup olmadığını çok fazla düşünmeyebilir. Ancak ben yukarıda size not aldırdığım yerlerden yola çıkarak, ki bunlar da çok net kanıtlar değil ama Shimamoto karakterinin gerçekte var olmadığını düşünüyorum. Hajime’nin tek çocuk olmasından kaynaklanan yalnızlığını çocukluğunda kendi kafasında karşı bir cins yaratarak telafi ettiğini düşünmekteyim. Bu düşüncemi de para dolu zarfın ve plağın gerçekte olmaması, hatta Shimamoto’nun başkalarıyla iletişime geçtiği bir sahnenin de olmamasıyla kendimce kanıtlayabiliyorum. Açıkçası, romanı derinlemesine okuyanların bu konudaki düşüncelerini de duymak çok isterim. Yorumlarınızı bekliyorum!

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Gizli Dosyalar: X Files

    Gizli Dosyalar: X Files

    Dile kolay ama tam beş sezonu bitirdikten sonra bu serinin finalini filmi ile de taçlandırdım. Serinin ilk bölümünden son bölümüne, hatta filme kadar bütünüyle beğendiğim dizilerden birisi oldu. (Battlestar Galactica ile Stargate SG-1’ı da unutmuyorum tabii ki.) İçinizde biraz da olsa doğaüstü olaylara yönelik bir merak ya da eğilim varsa, bu serinin sizi mest edeceğine eminim.

    Aslında seriyle ilgili hem yazacak çok şey var hem de yazamayacak çok şey var. İnanılmaz arada kaldım ama sonuç olarak aklımda kalan şu oldu: Dünyada uzaylıların varlığını bilen, hatta onlarla iletişimde olan bir grup var ve bu grup her alanda yüksek erişime sahip; ancak hiçbir yerde kayıtları bulunmuyor. Hayalet bir cemiyet de diyebiliriz. Yine anladığım kadarıyla, bu cemiyet bir uzaylı ırk ile anlaşma yapmış ve dünyayı uzaylı ırkın kolonileştirmesine hazırlıyor. İşte seri, bu konu etrafında dönüyor, yer yer konuya yaklaşıyor, yer yer uzaklaşıyor. Hatta bazı bölümlerde öyle bi’ uzaklaşıyor ki sanki uzaylılar vs. yok, bütün bu olanlar tamamen komplo, hatta hükümet yaptığı deneyleri gizlemek için böyle bir sahte gündem oluşturuyor algısına sahip oluyorsunuz. Gerçek ne derseniz eğer, beş tane, bakın beş ayrı sezon izledim, üstüne filmini izledim ama hala bilmiyorum. Yani, yukarıda açıkladığım kadarıyla anlayabildim diyeyim.

    Serinin yönetmeni Chris Carter, seriyi 5 sezon + film olarak düşünmüş, ancak yoğun ilgi serinin devamına! (maalesef) neden olmuş. Keşke burada bitseydi… Neyse 10. ve 11. sezon da aslında fena olmamış. Mulder ve Scully’e inanılmaz alıştım ama ya. Ayrıca, ikisinin gençliklerinden yaşlılıklarına kadarki sürece de şahit olmuş oldum ve şunu da eklemek istiyorum, günümüz dizileriyle karşılaştırınca ikilinin dizi boyunca gerçekten çok düzeyli bir ilişkileri oldu. Yazar bu durumu hiç bozmadı.

    Bu diziyle ilgili daha yazılacak o kadar çok şey var ki…

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Tek Öğün Beslenme?

    Tek Öğün Beslenme?

    Son zamanlarda çokça karşımıza çıkan bir konu aslında beslenme. Açıkçası, sağlıklı yaşam, düzenli beslenme gibi konulara ilgim olduğundan, bu eseri hemen okudum ve çok sayıda not aldım. Yoshinori Nagumo’nun bu eseri, sanayi devriminin bizlere getirdiği üç öğün yemek yiyelim alışkanlığını yıkan bir eser gerçekten. Sizler de okurken bunu fazlasıyla şaşırarak hissedeceğinize eminim.

    Yoshinori Nagumo, 1955 yılı doğumlu bir doktor ve dört nesildir doktor olan bir aileden geliyor. Japonya’da özellikle de anti-aging konusunda öne çıkan isimlerden birisi. Yoshinori Nagumo, babasının hastalığından sonra kendisini sağlıksız bir yaşamın içerisinde buluyor ve bu sağlıksız yaşam döngüsünden kurtulmak için birçok yöntem deniyor. Sonunda da kendi yöntemini keşfediyor.

    Bu yöntem de günde tek öğün beslenme. Herhalde şu andan itibaren bu yöntemi de açıklamam gerekiyor belki de ama ben sizlerin bu kitabı heyecanla okuyacağınızı düşündüğümden bu kısmı direkt atlıyorum ama sadece şunu söyleyebilirim; açlık durumunda vücudumuz sirtuin adlı geni üretiyor ve bu gen, hücrelerimizi yenileme özelliğine sahip.

    Japonların Kadim Beslenme Sırrı eseri, 2012 yılında Japonya’da 「空腹」が人を健康にする 一日一食で20歳若返る!ismiyle çıkmış. Türkiye’de ise 2018 yılında Melih Yılmaz tarafından orijinal dilinden Türkçeye kazandırılmış ve Doğan Novus tarafından basılmış.

    Açıkçası, bu eseri okurken kendim de bizzat eserinde yazdığı yöntemleri bir hafta boyunca denedim ve kendimde bir değişim gözlemledim. Bu yüzden, sizlerin de merakla bu eseri okuyacağınıza hiç şüphem yok.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Beatles’tan Murakami’ye “İmkansızın Şarkısı”

    Beatles’tan Murakami’ye “İmkansızın Şarkısı”

    Japonya’da 1987 yılında iki kitap olarak yayınlanmış olan İmkânsızın Şarkısı, Türkçeye Nihal Önal tarafından kazandırılmış ve Doğan kitap tarafından 2004 yılında yayınlanmış. Ayrıca, yazarın bu romanı sinemaya uyarlanan ilk eseri olma özelliğini de taşımakta.

    İmkânsızın Şarkısı, bize belki de hatırımızdan yavaş yavaş silinen yıllarca önce yaşadığımız tüm tecrübelerimizi farkında olmadan hatırlatan ilginç bir eser diyebilirim. Vatanabe’nin başından geçen kederli ve koygun geçmişini dinledikçe, daha çok meraklanıyor ve onun anılarını kafamızda canlandırırken Naoko’yu, Kizuki’yi, Nagasawa’yı ve diğer arkadaşlarını tanımaya başlıyoruz. Roman, bizi bir şekilde kendisine bağlıyor ve sanki en yakın arkadaşımızın tecrübelerini dinliyormuş havası yaratıyor.

    Üniversiteye girdiği yaklaşık 20 yıl önceki anılarını ve daha öncesini bize aktarmakta olan Vatanabe, yaşadığı bu deneyimlerini henüz ergenlik çağına yeni girmiş bir erkeğin bakış açısıyla bize anlatmakta. İçinde yaşadığı sevgi, aşk gibi kavramları, tecrübe ettiği üniversite hayatını, yaşadığı cinsellik deneyimlerini ve onlarca tecrübesini bize akıcı bir dil ile hissettirmekte.

    Romanın 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların başında geçmesi de bize sanki her açıdan romanı farklı bir göz ve duygu ile okumamız gerektiğini hissettiriyor. Cevabını sabırsızlıkla ve heyecan ile beklediğimiz mektup yazışmaları, sesini duymak istediğimiz ya da görmek istediğimiz bir kişiye her dakika ulaşamayışımız… Romanı güzelleştiren detaylardan bazıları diyebilirim.

    Çok ilginçtir ki, roman ile ilgili söylenecek daha onlarca cümle varmış gibi hissetmeme rağmen, nedense daha fazlasını şu an için söyleyemiyorum, fakat Vatanabe’nin tecrübelerini dinlemeniz sizi mutlaka farklı bir dünyaya götürecek, hatta bir film izlediğinizi düşüneceksiniz.

    Sonda söylenecek bilgiyi en başta vermiş bulundum ama şunu da eklemek istiyorum; kitabın da adını aldığı Beatles grubunun “Norwegian Wood” şarkısını da dinlemeyi unutmayın.

  • Haruki Murakami’den “Koşmasaydım Yazamazdım”

    Haruki Murakami’den “Koşmasaydım Yazamazdım”

    Haruki Murakami ile tanışmam lisans yıllarında oldu. Yaklaşık 11 yıl önce Japon Edebiyatı dersinde günümüz Japon yazarlarını araştırırken Murakami’ye rastladım ve hakkındaki yorumları ve yazıları okuduktan sonra birkaç kitabını okumaya karar verdim; fakat sadece “Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında” kitabını okuyabildim o zamanlar, ki o da ödevim olması sebebiyleydi. Daha sonra da birkaç kitabına daha göz gezdirebildim.

    Haruki Murakami, 1949 yılında Kyōto’da doğmuş. Yüksek öğrenimini Waseda Üniversitesinde tamamlamış ve eşiyle de burada tanışmış. Mezun olduktan sonra, ikisi birden yedi yıl boyunca bir Caz kulübü işletmişler. İşte bu dönemde “風の歌を聴け (kaze no uta o kike)” (1979) adlı ilk romanını yazar ve yazarlık serüveni burada başlar.

    Ancak burada sizlere Haruki Murakami’nin bir romanını değil, kendisini anlattığı eserini tanıtacağım: Koşmasaydım Yazamazdım.

    Koşmasaydım Yazamazdım eserini okumaya başladığınız an, Haruki Murakami’nin ilginç hayatına adım atıyorsunuz dersem yerinde olur herhalde. Çünkü bu eser, Haruki Murakami’nin kendisi ile ilgili ilk deneme ya da hatırat yazısı da diyebiliriz, ki bundan kitabın birkaç yerinde de bahsetmekte.

    Açıkçası şunu söylemeliyim; Koşmasaydım Yazamazdım, gelecekte roman yazarı olmak isteyen ve bu işi yaparken de sağlıklı yaşamayı planlayanların başucu rehberi olabilecek ya da tam tersi, bu ikisine hayranlık beslememizi sağlayacak bir eser kesinlikle.

    Ne yalan söyleyeyim, kitabı okuyuncaya kadar Haruki Murakami’nin uzun maraton koşucusu olduğunu hiçbir yerde okumamıştım. Kitabı okumaya başladıktan sonra, beni şaşırtan ilk gerçek bu oldu. Diğeri ise Murakami’nin maratona hazırlık olsun diye bir gün içerisinde “100 kilometre” koşmuş olmasıydı. Okurken, nedense o an için gözümde canlandıramamıştım bu olayı, ki ileriki yıllarda Triatlon (Yüzme-Bisiklet-Koşu) yarışmalarına da katılması beni hiç şaşırtmadı desem yeridir.

    Koşmasaydım Yazamazdım eserini okurken, vücut yapısı ile ilgili güzel benzetmelere ve yaşam ile ilgili yorumlarına da denk geliyorsunuz Murakami’nin. Bu yorumlarının içerisinde de beni en çok sorgulatan ve etkileyen cümlesini sizinle de paylaşmak istiyorum.

    Eseri okurken, birçok müzik ve sanatçı ismiyle de karşılaşıyorsunuz ve bu da sizlerin bu alandaki kültürünüzü de az çok geliştiriyor diyebilirim.

    Son olarak şunu da not düşeyim. Koşmasaydım Yazamazdım eseri, Türkçeye Hüseyin Can Erkin tarafından çevrilmiş ve Doğan Kitap tarafından yayınlanmış. Eserin kapağı da gerçekten çok hoş bir renk harmonisinden oluşmakta.

  • Yolda? Logos?

    Yolda? Logos?

    İlk blog maceram 2011 yılında başladı: “Yazımca Kitap”. Yazımcakitap‘ta okuduğum kitaplar ve ilgi alanlarım ile ilgili konularda karalamalar yaptım. Bu blog, mecradaki ilk adımımdı. Nedenini tam hatırlamıyorum (muhtemelen yoğunluğumdandır diye düşünüyorum), Yazımcakitap’ı kapatma kararı aldım. Birkaç yıl sonra, yine bir motivasyon geldi ve bu sefer kendi alanıma, yani Japonca öğretimine yönelik olarak “Salamuray”ı açtım. Komik bir isim, evet. 🙂 Salamuray‘da sahada kullanılan Japonca sözlük uygulamaları, kitaplar vs. ile ilgili tanıtım ya da kullanım kılavuzu tadında paylaşımlarda bulunuyordum. Benim için çok güzel bir deneyimdi, açıkçası.

    (daha…)