Kategori: Hobiler ve Yaratıcılık

  • Transandans

    Transandans

    Hani bazı kitaplar olur, arada bi’ sayfalarını karıştırıp hangi tümcelerin altını çizdim diye bakarsınız ya, hah o kitaplardan birisidir kendisi benim için. Kitapla tanışmam da kardeşim sayesinde oldu, “abi bi’ kitap çıkmış, dil mil kültür var, tam senlik heheh” diyerek önerdi, sağ olsun.

    Kitabın özetini çok hızlı geçiyorum: insanlığın bu evrimsel, gelişimsel sürecini farklı bir bakış açısıyla ele alıyor, yani bu sürecimizi “Ateş, Sözcük, Güzellik ve Zaman” altbaşlıklarıyla ele alıyor. Her bir başlığı ayrıntılı yazmaktansa, direkt olarak “Sözcük” bölümüne atlıyorum müsadenizle. Ancak bu bölüme geçmeden önce kitap içerisinde altını çizdiğim ve nedense lise yıllarımdan beri savunduğum şu tümceyi sizinle paylaşmak istiyorum:

    Biz insanlar, kültürel evrimimiz aracılığıyla biyolojik evrimin temel ahdini hükümsüz kılıyoruz. (s.70)

    Eveeet, geldik “Sözcük” bölümüne. Açılışı yapıyorum!

    … Biyolojik sistemlerde genetik bilgi DNA ile şifrelenir. İnsanın kültürel evriminde elzem olan enformasyon -kültürel bilgi- sözcüklerle şifrelenir. … (s.75)

    Şu tümce, tüm benliğiyle “tefekküre dal” diye bağırıyor. Bu zamana kadar insanlar kendi düşüncelerini aktarmak için neler neler kağıda, taşa döktüler. Bizler de bu yazılanları şu anki halihazırda bizde varolan bilgi ile yorumlamaya çalışıyoruz; halbuki o insanlar o yazdıklarına belki de ne bilgiler saklamışlardı ya da gizlemişlerdi, kim bilir. Bu bakış açım romantik bir bakış açısı değil, bu arada. Cidden sakladılar, hatta birbirleriyle konuşurken yazdıklarını bazı sözcüklerle şifrelediler. Maalesef, o şifreleri çözümlememizi sağlayan anahtarlar artık yok, bizler çölde iz arayanlar gibiyiz… Burada gayriihtiyari yazdığım paragrafa, Gaia Vince’den gelen cevap şu şekilde: Hikaye.

    Hikayeler, anlatıda şifrelenmiş ayrıntılı kültürel enformasyon depolayan kolektif bellek bankaları olarak işlev görür. (s.78)

    Karşınızda sözlü kültür! Atalarımız, yazıyı icat etmeden önce ya da şöyle diyelim yazı denilen aracın yaygın olmadığı dönemlerde sahip oldukları bilgi, beceri ve kültürü, sanki winrar dosyası gibi hikayelere sıkıştırıp, bunların nesiller boyu aktarılmasını sağlamışlar, ki bayramlarda büyükleriyle zaman geçirenler bu dediğimi hemen kafalarında canlandıracaklardır. Bizler bile biraz zorlarsak 1900’lerin başlarına kadar giden hikayeleri dedelerimizden, anneanne ya da babaannelerimizden duyabiliriz gibime geliyor. Neyse, sonra da gelişimsel olarak karşımıza “yazı” aracı çıkıyor zaten. Dürüst olayım, yazı efsane bi’ icat, bak şu an yazıyorum ve sizler okuyorsunuz, çok ilginç gerçekten.

    Kelimeler düşüncelerdir. Dil olmazsa bir iç monoloğumuz, düşüncelerimizi düzene sokmak ya da açıkça ifade etmek için bir sistemimiz de olmaz. Farkına vardığımız duygularımız, adını koyduklarımızdır. (s.105)

    Varlıklara isim vermek zihinde yeni bir bilişe, dünyayı anlamak için yeni yolara kapı açar. (s. 123) 

    Burayı okuyanlara önerim, bir “Büyük Türkçe Sözlük” alın, aldırın. Oradan her gün birer ikişer sözcüğe bakıp, oradan oraya atlayıp okuma yapın, yaptırın. Bildiğimiz her sözcük yukarıda da bahsettiğim o şifrelerin kırılması demek. Hacker mı olmak istiyorsunuz, sözcük dağarcığınızı geliştirin, alın size bedava hacker’lık. Böylece yaşadığınız her gün çevrenizin size sunmuş olduğu girdilerin şifrelerini kırın, boşlukları doldurun. Böylece bakış açınız daha da genişlesin.

    Daha yazacak, alıntılayacak o kadar yer var ki Transandans’ın, gerisini sizlere bırakmak istiyorum. Sizler de bu kitabı okuyarak hayatlarınızda muhtemelen görmediklerinizi görmeye, düşünmediklerinizi düşünmeye başlayacaksınız. Yazımı bitirmeden, kitap içerisinde “ÖNEMLİ” diye not aldığım ve kendi hayatımda da bu duruma elimden geldiğince dikkat ettiğim şu alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bu alıntı sizlerde kamu spotu gibi bir algı oluşturacak ama bence bu konu gerçekten önemli ve gayet de ciddi.

    Bir insanı utandırarak özsaygısını zedelemek, o kişi üzerinde güçlü bir psikolojik ve fiziksel etki yaratır. Beden utanç duygusuna, fiziksel bir yarada olduğu gibi, stres hormonu kortizolün aniden artması ve iltihabi yanıtla, uzun süre devam ederse zararlı olabilecek bir tepki verir. (s.145)

  • “Wind” Albümü (2025)

    “Wind” Albümü (2025)

    “Cybertity” kanalındaki yeni albümü paylaşmak istiyorum: Wind.

    Wind albümünde 4 enstrümental müzik bulunuyor: Whispering, Touching, Wind, Feeling.

    Bir önceki albümlerden de bildiğiniz üzere, her bir parçanın kendisine ait bir hikayesi var. Parçaları dinlerken şunu düşünmenizi istiyorum: bir androidin rüzgarı deneyimlemesi

    İyi dinlemeler!

  • “Earth” Albümü (2025)

    “Earth” Albümü (2025)

    “Cybertity” kanalındaki yeni albümü paylaşmak istiyorum: Earth.

    Earth albümünde 5 enstrümental müzik bulunuyor: Birth, Concept, Form, Life ve Earth.

    Bir önceki albümden de bildiğiniz üzere, her bir parçanın kendisine ait bir hikayesi var. Parçaları dinlerken şunu düşünmenizi istiyorum: bir androidin yaşamın ortaya çıkışını keşfi

    İyi dinlemeler!

  • “Cosmos” Albümü (2025)

    “Cosmos” Albümü (2025)

    “Cybertity” projesinin ilk aşamasında ChatGPT ve Suno AI’dan faydalanarak kısa enstrümental müziklerden seçkiler hazırlamıştım. Bu sürecin sonunda ise iki oynatma listesi ortaya çıktı: Existence ve The Journey.

    Her bir oynatma listesinde ders çalışırken, iş yaparken vs. dinleyebileceğiniz hoş müzikler bulunuyor. Şimdi ise tek bir seferde birden çok müziğe ulaşılabilecek albüm aşamasına geçmiş bulunuyorum.

    Cosmos albümünde 7 enstrümental müzik bulunuyor: Dreaming, At The Horizon, The Whisper, Garden of Heaven, Cosmos, End of Time ve Past of Tomorrow.

    Her bir parçanın kendisine ait bir hikayesi var aslında. Dolayısıyla, bu parçaları dinlerken şunu düşünmeniz albümü hissetmeniz açısından size bir kapı aralayacaktır: bir androidin kadim olarak adlandırdığı ataları olan insanı ararkenki keşif süreci

    İyi dinlemeler!

  • “Contact” (1997) Üzerine

    “Contact” (1997) Üzerine

    Normalde televizyon izlemiyorum ama bayram ziyareti sırasında televizyonda Contact filmine denk geldik. Tabii, sevdiğim filmlerden biri olduğundan, bari izlemeye başlamışken sonuna kadar izleyeyim dedim. İyi ki sonuna kadar izlemişim çünkü ister istemez filmin çoğu yeri hafızamdan silinmiş ya da ilginçtir o sahneler değişmiş. Gerçekten David Eagleman’ın kitaplarında belirttiği gibi. Dolayısıyla, hafızaya çok da güvenmemek gerektiğini bir kez daha anlamış oldum, neyse konuya gelelim.

    Bi’ kere bu filmin adını Türkçeye çevirmek büyük bir iş. İçeriği hem teması hem de mesajı içeriyor çünkü. Yani temas diye çevrilse de sorun olmazmış diyebilirim. Jodie Foster’ın canlandırdığı Ellie, aslında uzaydan farklı bir tür ile temas kuruyor. Bu noktada şunu eklemek istiyorum. Ellie, araçta aşağı doğru düşerken vizyonlar görmeye başlıyor ve kendisini ifade edemediğini fark ediyor ve o sırada keşke buraya edebiyat bilgisi olan birisini gönderseydiniz gibi bir ifadede bulunuyor. Sözcükleeer sözcükler… Aynısını biz yaşasak, “dile dökemediğim”, “sözcüklerle açıklayamadığım” gibi kalıp ifadeler kullanmak zorunda kalırdık muhtemelen. Gerçi şu anda da promptu yazma mantığını ya da sözcük oyunlarını bilmeyen bir insanın yapay zekâ araçlarını kullanamaması gibi bir şey oluyor, neyse. Ellie, uzaylı tür ile temas kurduğunda, yani babasıyla karşılaştığında, izleyiciler muhtemelen gerçekten babası zannetmiş de olabilirler; ancak uzaylı tür o kadar gelişmiş ki kendisinden korkmaması için Ellie’nin bilinçaltını okuyup ona en yakın canlıyı seçiyor ve onun kılığında görünüyor. Bunun tam tersini de eğer filmi yanlış hatırlamıyorsam, “Sphere” (1998) filminde görüyoruz. Neyse konuyu dağıtmayayım. Ellie temas sonrasında kendisini ister istemez açıklayamıyor; ee tabii yönetenler de bu durumdan olumsuz etkilenmemek adına gerçekleri örtmeye başlıyor ki filmin sonunda bunu net bir şekilde görüyoruz.

    Şimdi gelelim en can alıcı kısma, bu başarı gerçekten Ellie’nin mi yoksa Hadden’ın mı? Kuşkusuz sorunun cevabı sorunun kendisinde gizli, tabii ki Hadden. Hadden, muhtemelen filmin içerisindeki evrende devlet üstü bir oluşumun bir parçası gibi duruyor, hatta belki devletlerin bile sahip olamadığı bir “yapay zeka” teknolojisine sahip olabilir bilmiyorum ama onun keşfi sayesinde aslında o araç ortaya çıkıyor. Hatta maddi desteği sayesinde. Gerçi o da kendi derdine düştüğü için bu dünyadan göçüp gitmeden önce bir dokunuşta bulunmak istiyor ve bunun sonucunda Ellie’yi ciddi bir şekilde destekliyor. Sonuç olarak, Ellie, Hadden sayesinde ülke yöneticilerinin bile istemediği bir seviyeye yükseliyor ve kafasında kurduğu projeyi gerçekleştiriyor; ancak filmin sonunda bu olayın dünya toplumunda farklı yerlere ilerleyeceğinden endişelenen bir el tarafından da sistemden çıkartılıyor, bunu da unutmayalım ve tüm suçun Hadden’a atıldığını görüyoruz ayrıca. Nasıl olsa bu dünyadan göçüp gitmiş birisine suç atmak kadar kolay bir şey yoktur muhtemelen… Aaa ne kadar da bilindik bir hikâye değil mi? Bakın, cidden çok iyi kurgulanmış bir filmden bahsediyoruz. Her seferinde yeni bir şey öğrenebileceğiniz bir film.

    Durun durun, bir karakter daha var filmde, aslında tam bir arayış içerisinde olan ve evrenle ilgili sorulması gereken soruları usulünce sormaya çalışan birisi. Matthew McConaughey’in canlandırdığı Palmer Joss. Ellie’nin hayatına farklı bir bakış açısıyla dokunuş yapan birisi Palmer. Bazen anlasak da, idrak etsek de, hissetsek de, bazen tarif edemeyiz ya, açıklayamayız ya, anlatamayız ya, içimizde ne olduğunu biliriz ama aktaramayız ya, işte bunu bilen tek karakter ve filmin başında da bunu net bir şekilde Ellie’ye aktarmış olan tek karakter. Gerçi Ellie anlayamıyor temasa kadar bunu. Bakın diyorum ya, çok güzel ve naif bir film “Contact”. Alın DVD’sini ya da BluRay’ini, kenarda dursun, arada açıp izlersiniz. 

    Not: Yazıdaki görsel Openai’ın yeni görsel oluşturma motoru ile oluşturulmuştur.

  • Genetiğimiz Hackleniyor mu?

    Genetiğimiz Hackleniyor mu?

    Jamie Metzl’ın yazdığı “Darwin Hack’leniyor” 2019 yılında yayımlanmış, yani pandemiden önce. Bu kitabı okuduğum tarih ise 2025. Yani, arada yaklaşık 6 yıllık bir boşluk var. Bunu belirtmek istiyorum çünkü bu kitabın içerisine tam anlamıyla giremedim. Açıkçası, bunun nedeni olarak da şunu düşünüyorum: aslında yaklaşık 6 yıllık bu zaman diliminde sayısız bilimkurgu filmi izledim (ki bunların içerisinde genetiği ele alanlar da bulunuyor), Yuval Noah Harari’nin gelecek dünyasına yönelik yazmış olduğu dört kitabını da notlar tutarak okudum ve bunun dışında genetik ile ilgili birkaç farklı kitap da okudum. Dolayısıyla, bu beslendiğim kaynaklardan muhtemelen Jamie Metzl’ın kitabında bahsettiği çoğu bilgiyi farkında olmadan aldım ya da üstüne düşünme fırsatım oldu. Bu ise “Darwin Hack’leniyor” kitabını benim için çok da heyecanlandırıcı olmayan bir kaynak haline getirdi diye düşünüyorum. Normalde bu tür kitaplar akar gider; ancak ben akıtamadım maalesef, yine de notlar aldım tabii. Şunu da eklemek istiyorum. Eğer kitabı okuma fırsatım yok, hap şeklinde bir video falan var mı diye sorarsanız, Jamie Metzl’ın yaklaşık 20 dakika süren kendi TEDx konuşması bulunuyor. Buradan konuşmaya ulaşabilirsiniz.

    Aslında kitapta yazarın varmak istediği nokta şu: “genetiği değiştirilmeye başlayan bir insanoğlu nereye evrilecek?”. Şimdi şöyle bir durum var. Yazar kitabında genetiği değiştirme teknolojilerinin uygulanmaya başladığını ve artık geri adım atmanın da imkansızlaştığını belirtmekte; ancak şöyle bir durum da var aslında: kitap pandemi öncesi çıktı, yani yeterli verilerle desteklenen yeni aşı teknolojileri dahi bulunmuyordu o dönem. Şu an yıl, 2025. Artık genetiği değiştirme sürecinin aşıyla bile olabileceği konuşuluyor. Dolayısıyla, artık ister istemez bu konu üzerine düşünmek gerekecek. Yazarın kitabı içerisinde sorduğu soruları öyle ya da böyle sormaya başlayacağız gibi geliyor. Bence kitaptaki en can alıcı cümle şu:

    “Bilgi işlem, yapay öğrenme, yapay zekâ, nano teknoloji, biyoteknoloji ve genetik devrimlerinin hepsi bugün farklı isimlere sahip olsa da bu farklı teknolojiler gerçekte birleşip devasa bir dalgaya dönüşecek birer akıntı. Dalga tüm ağırlığıyla gelip insan olmanın anlamını yalayıp yutacak.” (s.196)

    Yeri gelmişken, Max Tegmark’ın “Yaşam 3.0” kitabına da atıf yapmak istiyorum çünkü ilk olarak şu yukarıdaki alıntıya benzer bir sonla bitiyor onun kitabı da. Ayrıca, Jamie Metzl’ın şu aşağıdaki cümlesi de, aslında “Yaşam 3.0″ın içeriğine muhalif ve farklı bir bakış açısı getirdiğini düşünüyorum. 

    Yapay zekânın tanımladığı bir dünyada beşeri yaratıcılık ve empati gibi insani özellikler öyle değer kazanacak ki genetik mühendislikle daha empatik ve yaratıcı çocuklar üretebilmek için belki de birbirimize karşı silahlanma yarışı başlatacağız.” (s.264)

    (Bence) tüm kitabı özetleyen yukarıdaki iki atıfı akılda tutmakta fayda var diye düşünüyorum.

  • Fringe’den Düş Gücü’ne

    Fringe’den Düş Gücü’ne

    2018 yılının yazında başladığım ve 2019’un ocağında bitirdiğim bir dizidir, Fringe.

    Açıkçası, ilk olarak şu konuyla başlayacağım: müzik.
    Müzikler o kadar işliyor ki hafızaya… özellikle de “fringe theme” ve “donald in the game“.

    Neyse, şimdi de konudan hafif saparak, şu “bilim kurgu” sözcüğünü ele alalım.

    TDK’ya göre, “çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan (film, roman vb.)“. Bak orada ne diyor, “düş gücü” diyor, değil mi? “düş gücü“.

    Bu dizinin yapımcıları, yazarları vs.’nin ortaklaşa meydana getirdikleri, hem fikir oldukları düş gücünün çıktısı, bu dizi işte.

    Bir de, daha iyi anlaşılması için “düş” sözcüğünü de ele alalım.

    Yine TDK’ya göre, bu sözcüğün ilk anlamı “uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya“; ikinci anlamı ise “gerçek olmayan şey, imge“. Bizim için ikinci anlam daha önemli; “gerçek olmayan şey“.

    Bu sözcüklerin anlamları oturduysa, diziyi yorumlayabiliriz artık çünkü bu dizide herhangi bir “şu an gerçek hayatta sahip olduğumuz bir gerçekliği” aramıyoruz. Bizim gerçeklik olarak algıladığımız şey, dizinin kurgusu, yani dizinin bize sunduğu bir dünya var ve biz bu diziyi bu sunulan dünyaya göre yorumluyoruz. Bu dünyadan dışarı çıkıp yorum yaparsak sadece önümüzde eleştiriler kalır, diziyi de mahvetmiş oluruz. Sonuçta, günümüz gerçekliği ile şu an için pek bir bağlantısı yok bu dizinin.

    Şimdi gelelim şu düş gücü‘ne. Yahu bu dizinin yapımcıları nasıl bir düş gücüne sahip arkadaş… bildiğin insanlığın şu klasik sorununu önümüze sunmuşlar: duygu ve mantık.

    Hani gözlemci dediklerimiz var ya, işte o insanlar aslında biziz, gelecekteki bizler. Gelecekte bizlerin duygu ile değil, mantıkla hareket edebileceğine yönelik bir vizyon var bu dizide. Ancak şu anki bizler duygular ile o kadar haşır neşiriz ki, gelecektekileri anlama ihtimalimiz bile yok. Zaten September’ın gelecek dünyaya olan eleştirisi de burada devreye giriyor. September, duyguyu yeniden keşfediyor ve geçmişi kendi gerçekliğinden üstün farz ediyor, çünkü duyguları var ve farklı bir şey hissediyor. (2016 yılındaki Kevin Costner’ın rol aldığı “Criminal” filmi geldi aklıma, orada da Costner duyguyu hissetmeye başlıyordu falan, neyse.)

    Belki biraz fazla vurguluyor olabilirim ama diziyi anlamadaki kilit noktalardan biri, bu duygu-mantık sorunu. (dizi yazarları bu konuyu bilinçli bir şekilde mi kaleme almışlardır bilemem ama kazara bile olsa karşımıza bu çıkıyor o zaman.) Dizide gelecekte gideceğimiz istikameti belirleyen olaylar gerçekleşiyor; ancak sonunda duygu kazanıyor. Alın size gelecekteki mantık üzerine kurulu olacak düzene bir eleştiri. (Bu arada, şu an bu yazıyı karalarken “Mr. Nobody” film müziklerinden biri olan “‘in “le temps immobile”i dinliyorum, öneririm.)

    Buraya kadar sırayla, düş gücü‘nden bahsettim, duygu ve mantık dedim ve son olarak gelecekteki bizlere olan eleştiri dedim, değil mi? Artık bağlayayım, fazla uzatmadan.

    Uyarı! Dizinin sonu ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

    Paralel evren” konusuna çok girmeye gerek yok, bu noktada. Sonuç olarak, bu iki dünya geleceği değiştirmek için bir araya geliyorlar ve dizinin sonunda (gelecekteki bir varlıktan da yardım alarak) geleceği değiştiriyorlar, bunda hem fikiriz muhtemelen. Dizi hemen hemen bu noktalar üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Şimdi düz bir çizgi çiziyoruz, bu çizginin ortasında bir yere çizginin üzerinde olacak şekilde bir nokta koyup üstüne “Fringe” yazıyoruz. Şimdi sol ve sağ tarafına bakacağız.

    Hepimizin duyduğu ya da okuduğu bir yazar var: Philip K. Dick. Bu yazarın kaleme aldığı eserleri, bilimkurgu. Şimdi mikrofonu kendisine bırakıyorum, bi’ dinleyelim önce: Philip K. Dick: Matrix’te Yaşıyoruz!

    Ne duyduk, yazarın düş gücü‘nü, hatta yazar biraz daha ileri giderek bunların aslında gerçek olduğunu da ileri sürüyor, neyse, o da farklı bir yazının konusu.

    Philip K. Dick’in bir kısa öyküsü var: “Adjustment Team

    Fringe’e girmeden önce bu kısa öyküyü bilmek ve bu kısa öyküden uyarlanmış filmi de izlemek gerekiyor aslında: The Adjustment Bureau (Türkçe’ye de ‘Kader Ajanları’ diye çevrilmiş). Bu film, 2011 yılına ait, yani üstte çizdiğimiz çizginin sağ tarafında kalıyor.

    Filme bi’ başlıyorsunuz, ne hikmetse, Fringe’e ne kadar da benziyor demeye başlıyorsunuz, kesin Fringe’den almışlardır diyorsunuz falan, sonra aklınıza filmi araştırmak geliyor ve Philip K. Dick’in bu kısa öyküsüne ulaşıyorsunuz ve bu öykünün 1954 yılında yazıldığını görüyorsunuz. Bir anda çizginin en sol tarafına geldik.

    Böylece yazının sonuna da gelebildim. Hani yazının başlarında bahsetmiştik ya, ‘düş gücü‘ diye. Aslında biz, 1954’te ilk kırıntılarını gösterdiği, daha sonra ise Fringe dizisi ve The Adjustment Bureau filmi ile de doruğuna ulaşmış olan o düş‘ü gördük, hep birlikte izledik. Buna ek olarak, 2002 yılındaki ‘The Twilight Zone’ serisinin bir bölümünde de ‘Adjustment Team’ öyküsünden yararlanılmış diye okudum, ileride ona da bi’ bakarım.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Gizli Dosyalar: X Files

    Gizli Dosyalar: X Files

    Dile kolay ama tam beş sezonu bitirdikten sonra bu serinin finalini filmi ile de taçlandırdım. Serinin ilk bölümünden son bölümüne, hatta filme kadar bütünüyle beğendiğim dizilerden birisi oldu. (Battlestar Galactica ile Stargate SG-1’ı da unutmuyorum tabii ki.) İçinizde biraz da olsa doğaüstü olaylara yönelik bir merak ya da eğilim varsa, bu serinin sizi mest edeceğine eminim.

    Aslında seriyle ilgili hem yazacak çok şey var hem de yazamayacak çok şey var. İnanılmaz arada kaldım ama sonuç olarak aklımda kalan şu oldu: Dünyada uzaylıların varlığını bilen, hatta onlarla iletişimde olan bir grup var ve bu grup her alanda yüksek erişime sahip; ancak hiçbir yerde kayıtları bulunmuyor. Hayalet bir cemiyet de diyebiliriz. Yine anladığım kadarıyla, bu cemiyet bir uzaylı ırk ile anlaşma yapmış ve dünyayı uzaylı ırkın kolonileştirmesine hazırlıyor. İşte seri, bu konu etrafında dönüyor, yer yer konuya yaklaşıyor, yer yer uzaklaşıyor. Hatta bazı bölümlerde öyle bi’ uzaklaşıyor ki sanki uzaylılar vs. yok, bütün bu olanlar tamamen komplo, hatta hükümet yaptığı deneyleri gizlemek için böyle bir sahte gündem oluşturuyor algısına sahip oluyorsunuz. Gerçek ne derseniz eğer, beş tane, bakın beş ayrı sezon izledim, üstüne filmini izledim ama hala bilmiyorum. Yani, yukarıda açıkladığım kadarıyla anlayabildim diyeyim.

    Serinin yönetmeni Chris Carter, seriyi 5 sezon + film olarak düşünmüş, ancak yoğun ilgi serinin devamına! (maalesef) neden olmuş. Keşke burada bitseydi… Neyse 10. ve 11. sezon da aslında fena olmamış. Mulder ve Scully’e inanılmaz alıştım ama ya. Ayrıca, ikisinin gençliklerinden yaşlılıklarına kadarki sürece de şahit olmuş oldum ve şunu da eklemek istiyorum, günümüz dizileriyle karşılaştırınca ikilinin dizi boyunca gerçekten çok düzeyli bir ilişkileri oldu. Yazar bu durumu hiç bozmadı.

    Bu diziyle ilgili daha yazılacak o kadar çok şey var ki…

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Tek Öğün Beslenme?

    Tek Öğün Beslenme?

    Son zamanlarda çokça karşımıza çıkan bir konu aslında beslenme. Açıkçası, sağlıklı yaşam, düzenli beslenme gibi konulara ilgim olduğundan, bu eseri hemen okudum ve çok sayıda not aldım. Yoshinori Nagumo’nun bu eseri, sanayi devriminin bizlere getirdiği üç öğün yemek yiyelim alışkanlığını yıkan bir eser gerçekten. Sizler de okurken bunu fazlasıyla şaşırarak hissedeceğinize eminim.

    Yoshinori Nagumo, 1955 yılı doğumlu bir doktor ve dört nesildir doktor olan bir aileden geliyor. Japonya’da özellikle de anti-aging konusunda öne çıkan isimlerden birisi. Yoshinori Nagumo, babasının hastalığından sonra kendisini sağlıksız bir yaşamın içerisinde buluyor ve bu sağlıksız yaşam döngüsünden kurtulmak için birçok yöntem deniyor. Sonunda da kendi yöntemini keşfediyor.

    Bu yöntem de günde tek öğün beslenme. Herhalde şu andan itibaren bu yöntemi de açıklamam gerekiyor belki de ama ben sizlerin bu kitabı heyecanla okuyacağınızı düşündüğümden bu kısmı direkt atlıyorum ama sadece şunu söyleyebilirim; açlık durumunda vücudumuz sirtuin adlı geni üretiyor ve bu gen, hücrelerimizi yenileme özelliğine sahip.

    Japonların Kadim Beslenme Sırrı eseri, 2012 yılında Japonya’da 「空腹」が人を健康にする 一日一食で20歳若返る!ismiyle çıkmış. Türkiye’de ise 2018 yılında Melih Yılmaz tarafından orijinal dilinden Türkçeye kazandırılmış ve Doğan Novus tarafından basılmış.

    Açıkçası, bu eseri okurken kendim de bizzat eserinde yazdığı yöntemleri bir hafta boyunca denedim ve kendimde bir değişim gözlemledim. Bu yüzden, sizlerin de merakla bu eseri okuyacağınıza hiç şüphem yok.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Beatles’tan Murakami’ye “İmkansızın Şarkısı”

    Beatles’tan Murakami’ye “İmkansızın Şarkısı”

    Japonya’da 1987 yılında iki kitap olarak yayınlanmış olan İmkânsızın Şarkısı, Türkçeye Nihal Önal tarafından kazandırılmış ve Doğan kitap tarafından 2004 yılında yayınlanmış. Ayrıca, yazarın bu romanı sinemaya uyarlanan ilk eseri olma özelliğini de taşımakta.

    İmkânsızın Şarkısı, bize belki de hatırımızdan yavaş yavaş silinen yıllarca önce yaşadığımız tüm tecrübelerimizi farkında olmadan hatırlatan ilginç bir eser diyebilirim. Vatanabe’nin başından geçen kederli ve koygun geçmişini dinledikçe, daha çok meraklanıyor ve onun anılarını kafamızda canlandırırken Naoko’yu, Kizuki’yi, Nagasawa’yı ve diğer arkadaşlarını tanımaya başlıyoruz. Roman, bizi bir şekilde kendisine bağlıyor ve sanki en yakın arkadaşımızın tecrübelerini dinliyormuş havası yaratıyor.

    Üniversiteye girdiği yaklaşık 20 yıl önceki anılarını ve daha öncesini bize aktarmakta olan Vatanabe, yaşadığı bu deneyimlerini henüz ergenlik çağına yeni girmiş bir erkeğin bakış açısıyla bize anlatmakta. İçinde yaşadığı sevgi, aşk gibi kavramları, tecrübe ettiği üniversite hayatını, yaşadığı cinsellik deneyimlerini ve onlarca tecrübesini bize akıcı bir dil ile hissettirmekte.

    Romanın 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların başında geçmesi de bize sanki her açıdan romanı farklı bir göz ve duygu ile okumamız gerektiğini hissettiriyor. Cevabını sabırsızlıkla ve heyecan ile beklediğimiz mektup yazışmaları, sesini duymak istediğimiz ya da görmek istediğimiz bir kişiye her dakika ulaşamayışımız… Romanı güzelleştiren detaylardan bazıları diyebilirim.

    Çok ilginçtir ki, roman ile ilgili söylenecek daha onlarca cümle varmış gibi hissetmeme rağmen, nedense daha fazlasını şu an için söyleyemiyorum, fakat Vatanabe’nin tecrübelerini dinlemeniz sizi mutlaka farklı bir dünyaya götürecek, hatta bir film izlediğinizi düşüneceksiniz.

    Sonda söylenecek bilgiyi en başta vermiş bulundum ama şunu da eklemek istiyorum; kitabın da adını aldığı Beatles grubunun “Norwegian Wood” şarkısını da dinlemeyi unutmayın.