Etiket: Film ve Dizi Yorumları

  • “Contact” (1997) Üzerine

    “Contact” (1997) Üzerine

    Normalde televizyon izlemiyorum ama bayram ziyareti sırasında televizyonda Contact filmine denk geldik. Tabii, sevdiğim filmlerden biri olduğundan, bari izlemeye başlamışken sonuna kadar izleyeyim dedim. İyi ki sonuna kadar izlemişim çünkü ister istemez filmin çoğu yeri hafızamdan silinmiş ya da ilginçtir o sahneler değişmiş. Gerçekten David Eagleman’ın kitaplarında belirttiği gibi. Dolayısıyla, hafızaya çok da güvenmemek gerektiğini bir kez daha anlamış oldum, neyse konuya gelelim.

    Bi’ kere bu filmin adını Türkçeye çevirmek büyük bir iş. İçeriği hem teması hem de mesajı içeriyor çünkü. Yani temas diye çevrilse de sorun olmazmış diyebilirim. Jodie Foster’ın canlandırdığı Ellie, aslında uzaydan farklı bir tür ile temas kuruyor. Bu noktada şunu eklemek istiyorum. Ellie, araçta aşağı doğru düşerken vizyonlar görmeye başlıyor ve kendisini ifade edemediğini fark ediyor ve o sırada keşke buraya edebiyat bilgisi olan birisini gönderseydiniz gibi bir ifadede bulunuyor. Sözcükleeer sözcükler… Aynısını biz yaşasak, “dile dökemediğim”, “sözcüklerle açıklayamadığım” gibi kalıp ifadeler kullanmak zorunda kalırdık muhtemelen. Gerçi şu anda da promptu yazma mantığını ya da sözcük oyunlarını bilmeyen bir insanın yapay zekâ araçlarını kullanamaması gibi bir şey oluyor, neyse. Ellie, uzaylı tür ile temas kurduğunda, yani babasıyla karşılaştığında, izleyiciler muhtemelen gerçekten babası zannetmiş de olabilirler; ancak uzaylı tür o kadar gelişmiş ki kendisinden korkmaması için Ellie’nin bilinçaltını okuyup ona en yakın canlıyı seçiyor ve onun kılığında görünüyor. Bunun tam tersini de eğer filmi yanlış hatırlamıyorsam, “Sphere” (1998) filminde görüyoruz. Neyse konuyu dağıtmayayım. Ellie temas sonrasında kendisini ister istemez açıklayamıyor; ee tabii yönetenler de bu durumdan olumsuz etkilenmemek adına gerçekleri örtmeye başlıyor ki filmin sonunda bunu net bir şekilde görüyoruz.

    Şimdi gelelim en can alıcı kısma, bu başarı gerçekten Ellie’nin mi yoksa Hadden’ın mı? Kuşkusuz sorunun cevabı sorunun kendisinde gizli, tabii ki Hadden. Hadden, muhtemelen filmin içerisindeki evrende devlet üstü bir oluşumun bir parçası gibi duruyor, hatta belki devletlerin bile sahip olamadığı bir “yapay zeka” teknolojisine sahip olabilir bilmiyorum ama onun keşfi sayesinde aslında o araç ortaya çıkıyor. Hatta maddi desteği sayesinde. Gerçi o da kendi derdine düştüğü için bu dünyadan göçüp gitmeden önce bir dokunuşta bulunmak istiyor ve bunun sonucunda Ellie’yi ciddi bir şekilde destekliyor. Sonuç olarak, Ellie, Hadden sayesinde ülke yöneticilerinin bile istemediği bir seviyeye yükseliyor ve kafasında kurduğu projeyi gerçekleştiriyor; ancak filmin sonunda bu olayın dünya toplumunda farklı yerlere ilerleyeceğinden endişelenen bir el tarafından da sistemden çıkartılıyor, bunu da unutmayalım ve tüm suçun Hadden’a atıldığını görüyoruz ayrıca. Nasıl olsa bu dünyadan göçüp gitmiş birisine suç atmak kadar kolay bir şey yoktur muhtemelen… Aaa ne kadar da bilindik bir hikâye değil mi? Bakın, cidden çok iyi kurgulanmış bir filmden bahsediyoruz. Her seferinde yeni bir şey öğrenebileceğiniz bir film.

    Durun durun, bir karakter daha var filmde, aslında tam bir arayış içerisinde olan ve evrenle ilgili sorulması gereken soruları usulünce sormaya çalışan birisi. Matthew McConaughey’in canlandırdığı Palmer Joss. Ellie’nin hayatına farklı bir bakış açısıyla dokunuş yapan birisi Palmer. Bazen anlasak da, idrak etsek de, hissetsek de, bazen tarif edemeyiz ya, açıklayamayız ya, anlatamayız ya, içimizde ne olduğunu biliriz ama aktaramayız ya, işte bunu bilen tek karakter ve filmin başında da bunu net bir şekilde Ellie’ye aktarmış olan tek karakter. Gerçi Ellie anlayamıyor temasa kadar bunu. Bakın diyorum ya, çok güzel ve naif bir film “Contact”. Alın DVD’sini ya da BluRay’ini, kenarda dursun, arada açıp izlersiniz. 

    Not: Yazıdaki görsel Openai’ın yeni görsel oluşturma motoru ile oluşturulmuştur.

  • Fringe’den Düş Gücü’ne

    Fringe’den Düş Gücü’ne

    2018 yılının yazında başladığım ve 2019’un ocağında bitirdiğim bir dizidir, Fringe.

    Açıkçası, ilk olarak şu konuyla başlayacağım: müzik.
    Müzikler o kadar işliyor ki hafızaya… özellikle de “fringe theme” ve “donald in the game“.

    Neyse, şimdi de konudan hafif saparak, şu “bilim kurgu” sözcüğünü ele alalım.

    TDK’ya göre, “çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan (film, roman vb.)“. Bak orada ne diyor, “düş gücü” diyor, değil mi? “düş gücü“.

    Bu dizinin yapımcıları, yazarları vs.’nin ortaklaşa meydana getirdikleri, hem fikir oldukları düş gücünün çıktısı, bu dizi işte.

    Bir de, daha iyi anlaşılması için “düş” sözcüğünü de ele alalım.

    Yine TDK’ya göre, bu sözcüğün ilk anlamı “uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya“; ikinci anlamı ise “gerçek olmayan şey, imge“. Bizim için ikinci anlam daha önemli; “gerçek olmayan şey“.

    Bu sözcüklerin anlamları oturduysa, diziyi yorumlayabiliriz artık çünkü bu dizide herhangi bir “şu an gerçek hayatta sahip olduğumuz bir gerçekliği” aramıyoruz. Bizim gerçeklik olarak algıladığımız şey, dizinin kurgusu, yani dizinin bize sunduğu bir dünya var ve biz bu diziyi bu sunulan dünyaya göre yorumluyoruz. Bu dünyadan dışarı çıkıp yorum yaparsak sadece önümüzde eleştiriler kalır, diziyi de mahvetmiş oluruz. Sonuçta, günümüz gerçekliği ile şu an için pek bir bağlantısı yok bu dizinin.

    Şimdi gelelim şu düş gücü‘ne. Yahu bu dizinin yapımcıları nasıl bir düş gücüne sahip arkadaş… bildiğin insanlığın şu klasik sorununu önümüze sunmuşlar: duygu ve mantık.

    Hani gözlemci dediklerimiz var ya, işte o insanlar aslında biziz, gelecekteki bizler. Gelecekte bizlerin duygu ile değil, mantıkla hareket edebileceğine yönelik bir vizyon var bu dizide. Ancak şu anki bizler duygular ile o kadar haşır neşiriz ki, gelecektekileri anlama ihtimalimiz bile yok. Zaten September’ın gelecek dünyaya olan eleştirisi de burada devreye giriyor. September, duyguyu yeniden keşfediyor ve geçmişi kendi gerçekliğinden üstün farz ediyor, çünkü duyguları var ve farklı bir şey hissediyor. (2016 yılındaki Kevin Costner’ın rol aldığı “Criminal” filmi geldi aklıma, orada da Costner duyguyu hissetmeye başlıyordu falan, neyse.)

    Belki biraz fazla vurguluyor olabilirim ama diziyi anlamadaki kilit noktalardan biri, bu duygu-mantık sorunu. (dizi yazarları bu konuyu bilinçli bir şekilde mi kaleme almışlardır bilemem ama kazara bile olsa karşımıza bu çıkıyor o zaman.) Dizide gelecekte gideceğimiz istikameti belirleyen olaylar gerçekleşiyor; ancak sonunda duygu kazanıyor. Alın size gelecekteki mantık üzerine kurulu olacak düzene bir eleştiri. (Bu arada, şu an bu yazıyı karalarken “Mr. Nobody” film müziklerinden biri olan “‘in “le temps immobile”i dinliyorum, öneririm.)

    Buraya kadar sırayla, düş gücü‘nden bahsettim, duygu ve mantık dedim ve son olarak gelecekteki bizlere olan eleştiri dedim, değil mi? Artık bağlayayım, fazla uzatmadan.

    Uyarı! Dizinin sonu ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.

    Paralel evren” konusuna çok girmeye gerek yok, bu noktada. Sonuç olarak, bu iki dünya geleceği değiştirmek için bir araya geliyorlar ve dizinin sonunda (gelecekteki bir varlıktan da yardım alarak) geleceği değiştiriyorlar, bunda hem fikiriz muhtemelen. Dizi hemen hemen bu noktalar üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Şimdi düz bir çizgi çiziyoruz, bu çizginin ortasında bir yere çizginin üzerinde olacak şekilde bir nokta koyup üstüne “Fringe” yazıyoruz. Şimdi sol ve sağ tarafına bakacağız.

    Hepimizin duyduğu ya da okuduğu bir yazar var: Philip K. Dick. Bu yazarın kaleme aldığı eserleri, bilimkurgu. Şimdi mikrofonu kendisine bırakıyorum, bi’ dinleyelim önce: Philip K. Dick: Matrix’te Yaşıyoruz!

    Ne duyduk, yazarın düş gücü‘nü, hatta yazar biraz daha ileri giderek bunların aslında gerçek olduğunu da ileri sürüyor, neyse, o da farklı bir yazının konusu.

    Philip K. Dick’in bir kısa öyküsü var: “Adjustment Team

    Fringe’e girmeden önce bu kısa öyküyü bilmek ve bu kısa öyküden uyarlanmış filmi de izlemek gerekiyor aslında: The Adjustment Bureau (Türkçe’ye de ‘Kader Ajanları’ diye çevrilmiş). Bu film, 2011 yılına ait, yani üstte çizdiğimiz çizginin sağ tarafında kalıyor.

    Filme bi’ başlıyorsunuz, ne hikmetse, Fringe’e ne kadar da benziyor demeye başlıyorsunuz, kesin Fringe’den almışlardır diyorsunuz falan, sonra aklınıza filmi araştırmak geliyor ve Philip K. Dick’in bu kısa öyküsüne ulaşıyorsunuz ve bu öykünün 1954 yılında yazıldığını görüyorsunuz. Bir anda çizginin en sol tarafına geldik.

    Böylece yazının sonuna da gelebildim. Hani yazının başlarında bahsetmiştik ya, ‘düş gücü‘ diye. Aslında biz, 1954’te ilk kırıntılarını gösterdiği, daha sonra ise Fringe dizisi ve The Adjustment Bureau filmi ile de doruğuna ulaşmış olan o düş‘ü gördük, hep birlikte izledik. Buna ek olarak, 2002 yılındaki ‘The Twilight Zone’ serisinin bir bölümünde de ‘Adjustment Team’ öyküsünden yararlanılmış diye okudum, ileride ona da bi’ bakarım.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Gizli Dosyalar: X Files

    Gizli Dosyalar: X Files

    Dile kolay ama tam beş sezonu bitirdikten sonra bu serinin finalini filmi ile de taçlandırdım. Serinin ilk bölümünden son bölümüne, hatta filme kadar bütünüyle beğendiğim dizilerden birisi oldu. (Battlestar Galactica ile Stargate SG-1’ı da unutmuyorum tabii ki.) İçinizde biraz da olsa doğaüstü olaylara yönelik bir merak ya da eğilim varsa, bu serinin sizi mest edeceğine eminim.

    Aslında seriyle ilgili hem yazacak çok şey var hem de yazamayacak çok şey var. İnanılmaz arada kaldım ama sonuç olarak aklımda kalan şu oldu: Dünyada uzaylıların varlığını bilen, hatta onlarla iletişimde olan bir grup var ve bu grup her alanda yüksek erişime sahip; ancak hiçbir yerde kayıtları bulunmuyor. Hayalet bir cemiyet de diyebiliriz. Yine anladığım kadarıyla, bu cemiyet bir uzaylı ırk ile anlaşma yapmış ve dünyayı uzaylı ırkın kolonileştirmesine hazırlıyor. İşte seri, bu konu etrafında dönüyor, yer yer konuya yaklaşıyor, yer yer uzaklaşıyor. Hatta bazı bölümlerde öyle bi’ uzaklaşıyor ki sanki uzaylılar vs. yok, bütün bu olanlar tamamen komplo, hatta hükümet yaptığı deneyleri gizlemek için böyle bir sahte gündem oluşturuyor algısına sahip oluyorsunuz. Gerçek ne derseniz eğer, beş tane, bakın beş ayrı sezon izledim, üstüne filmini izledim ama hala bilmiyorum. Yani, yukarıda açıkladığım kadarıyla anlayabildim diyeyim.

    Serinin yönetmeni Chris Carter, seriyi 5 sezon + film olarak düşünmüş, ancak yoğun ilgi serinin devamına! (maalesef) neden olmuş. Keşke burada bitseydi… Neyse 10. ve 11. sezon da aslında fena olmamış. Mulder ve Scully’e inanılmaz alıştım ama ya. Ayrıca, ikisinin gençliklerinden yaşlılıklarına kadarki sürece de şahit olmuş oldum ve şunu da eklemek istiyorum, günümüz dizileriyle karşılaştırınca ikilinin dizi boyunca gerçekten çok düzeyli bir ilişkileri oldu. Yazar bu durumu hiç bozmadı.

    Bu diziyle ilgili daha yazılacak o kadar çok şey var ki…

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.