Etiket: Kitap İncelemesi

  • Transandans

    Transandans

    Hani bazı kitaplar olur, arada bi’ sayfalarını karıştırıp hangi tümcelerin altını çizdim diye bakarsınız ya, hah o kitaplardan birisidir kendisi benim için. Kitapla tanışmam da kardeşim sayesinde oldu, “abi bi’ kitap çıkmış, dil mil kültür var, tam senlik heheh” diyerek önerdi, sağ olsun.

    Kitabın özetini çok hızlı geçiyorum: insanlığın bu evrimsel, gelişimsel sürecini farklı bir bakış açısıyla ele alıyor, yani bu sürecimizi “Ateş, Sözcük, Güzellik ve Zaman” altbaşlıklarıyla ele alıyor. Her bir başlığı ayrıntılı yazmaktansa, direkt olarak “Sözcük” bölümüne atlıyorum müsadenizle. Ancak bu bölüme geçmeden önce kitap içerisinde altını çizdiğim ve nedense lise yıllarımdan beri savunduğum şu tümceyi sizinle paylaşmak istiyorum:

    Biz insanlar, kültürel evrimimiz aracılığıyla biyolojik evrimin temel ahdini hükümsüz kılıyoruz. (s.70)

    Eveeet, geldik “Sözcük” bölümüne. Açılışı yapıyorum!

    … Biyolojik sistemlerde genetik bilgi DNA ile şifrelenir. İnsanın kültürel evriminde elzem olan enformasyon -kültürel bilgi- sözcüklerle şifrelenir. … (s.75)

    Şu tümce, tüm benliğiyle “tefekküre dal” diye bağırıyor. Bu zamana kadar insanlar kendi düşüncelerini aktarmak için neler neler kağıda, taşa döktüler. Bizler de bu yazılanları şu anki halihazırda bizde varolan bilgi ile yorumlamaya çalışıyoruz; halbuki o insanlar o yazdıklarına belki de ne bilgiler saklamışlardı ya da gizlemişlerdi, kim bilir. Bu bakış açım romantik bir bakış açısı değil, bu arada. Cidden sakladılar, hatta birbirleriyle konuşurken yazdıklarını bazı sözcüklerle şifrelediler. Maalesef, o şifreleri çözümlememizi sağlayan anahtarlar artık yok, bizler çölde iz arayanlar gibiyiz… Burada gayriihtiyari yazdığım paragrafa, Gaia Vince’den gelen cevap şu şekilde: Hikaye.

    Hikayeler, anlatıda şifrelenmiş ayrıntılı kültürel enformasyon depolayan kolektif bellek bankaları olarak işlev görür. (s.78)

    Karşınızda sözlü kültür! Atalarımız, yazıyı icat etmeden önce ya da şöyle diyelim yazı denilen aracın yaygın olmadığı dönemlerde sahip oldukları bilgi, beceri ve kültürü, sanki winrar dosyası gibi hikayelere sıkıştırıp, bunların nesiller boyu aktarılmasını sağlamışlar, ki bayramlarda büyükleriyle zaman geçirenler bu dediğimi hemen kafalarında canlandıracaklardır. Bizler bile biraz zorlarsak 1900’lerin başlarına kadar giden hikayeleri dedelerimizden, anneanne ya da babaannelerimizden duyabiliriz gibime geliyor. Neyse, sonra da gelişimsel olarak karşımıza “yazı” aracı çıkıyor zaten. Dürüst olayım, yazı efsane bi’ icat, bak şu an yazıyorum ve sizler okuyorsunuz, çok ilginç gerçekten.

    Kelimeler düşüncelerdir. Dil olmazsa bir iç monoloğumuz, düşüncelerimizi düzene sokmak ya da açıkça ifade etmek için bir sistemimiz de olmaz. Farkına vardığımız duygularımız, adını koyduklarımızdır. (s.105)

    Varlıklara isim vermek zihinde yeni bir bilişe, dünyayı anlamak için yeni yolara kapı açar. (s. 123) 

    Burayı okuyanlara önerim, bir “Büyük Türkçe Sözlük” alın, aldırın. Oradan her gün birer ikişer sözcüğe bakıp, oradan oraya atlayıp okuma yapın, yaptırın. Bildiğimiz her sözcük yukarıda da bahsettiğim o şifrelerin kırılması demek. Hacker mı olmak istiyorsunuz, sözcük dağarcığınızı geliştirin, alın size bedava hacker’lık. Böylece yaşadığınız her gün çevrenizin size sunmuş olduğu girdilerin şifrelerini kırın, boşlukları doldurun. Böylece bakış açınız daha da genişlesin.

    Daha yazacak, alıntılayacak o kadar yer var ki Transandans’ın, gerisini sizlere bırakmak istiyorum. Sizler de bu kitabı okuyarak hayatlarınızda muhtemelen görmediklerinizi görmeye, düşünmediklerinizi düşünmeye başlayacaksınız. Yazımı bitirmeden, kitap içerisinde “ÖNEMLİ” diye not aldığım ve kendi hayatımda da bu duruma elimden geldiğince dikkat ettiğim şu alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bu alıntı sizlerde kamu spotu gibi bir algı oluşturacak ama bence bu konu gerçekten önemli ve gayet de ciddi.

    Bir insanı utandırarak özsaygısını zedelemek, o kişi üzerinde güçlü bir psikolojik ve fiziksel etki yaratır. Beden utanç duygusuna, fiziksel bir yarada olduğu gibi, stres hormonu kortizolün aniden artması ve iltihabi yanıtla, uzun süre devam ederse zararlı olabilecek bir tepki verir. (s.145)

  • Genetiğimiz Hackleniyor mu?

    Genetiğimiz Hackleniyor mu?

    Jamie Metzl’ın yazdığı “Darwin Hack’leniyor” 2019 yılında yayımlanmış, yani pandemiden önce. Bu kitabı okuduğum tarih ise 2025. Yani, arada yaklaşık 6 yıllık bir boşluk var. Bunu belirtmek istiyorum çünkü bu kitabın içerisine tam anlamıyla giremedim. Açıkçası, bunun nedeni olarak da şunu düşünüyorum: aslında yaklaşık 6 yıllık bu zaman diliminde sayısız bilimkurgu filmi izledim (ki bunların içerisinde genetiği ele alanlar da bulunuyor), Yuval Noah Harari’nin gelecek dünyasına yönelik yazmış olduğu dört kitabını da notlar tutarak okudum ve bunun dışında genetik ile ilgili birkaç farklı kitap da okudum. Dolayısıyla, bu beslendiğim kaynaklardan muhtemelen Jamie Metzl’ın kitabında bahsettiği çoğu bilgiyi farkında olmadan aldım ya da üstüne düşünme fırsatım oldu. Bu ise “Darwin Hack’leniyor” kitabını benim için çok da heyecanlandırıcı olmayan bir kaynak haline getirdi diye düşünüyorum. Normalde bu tür kitaplar akar gider; ancak ben akıtamadım maalesef, yine de notlar aldım tabii. Şunu da eklemek istiyorum. Eğer kitabı okuma fırsatım yok, hap şeklinde bir video falan var mı diye sorarsanız, Jamie Metzl’ın yaklaşık 20 dakika süren kendi TEDx konuşması bulunuyor. Buradan konuşmaya ulaşabilirsiniz.

    Aslında kitapta yazarın varmak istediği nokta şu: “genetiği değiştirilmeye başlayan bir insanoğlu nereye evrilecek?”. Şimdi şöyle bir durum var. Yazar kitabında genetiği değiştirme teknolojilerinin uygulanmaya başladığını ve artık geri adım atmanın da imkansızlaştığını belirtmekte; ancak şöyle bir durum da var aslında: kitap pandemi öncesi çıktı, yani yeterli verilerle desteklenen yeni aşı teknolojileri dahi bulunmuyordu o dönem. Şu an yıl, 2025. Artık genetiği değiştirme sürecinin aşıyla bile olabileceği konuşuluyor. Dolayısıyla, artık ister istemez bu konu üzerine düşünmek gerekecek. Yazarın kitabı içerisinde sorduğu soruları öyle ya da böyle sormaya başlayacağız gibi geliyor. Bence kitaptaki en can alıcı cümle şu:

    “Bilgi işlem, yapay öğrenme, yapay zekâ, nano teknoloji, biyoteknoloji ve genetik devrimlerinin hepsi bugün farklı isimlere sahip olsa da bu farklı teknolojiler gerçekte birleşip devasa bir dalgaya dönüşecek birer akıntı. Dalga tüm ağırlığıyla gelip insan olmanın anlamını yalayıp yutacak.” (s.196)

    Yeri gelmişken, Max Tegmark’ın “Yaşam 3.0” kitabına da atıf yapmak istiyorum çünkü ilk olarak şu yukarıdaki alıntıya benzer bir sonla bitiyor onun kitabı da. Ayrıca, Jamie Metzl’ın şu aşağıdaki cümlesi de, aslında “Yaşam 3.0″ın içeriğine muhalif ve farklı bir bakış açısı getirdiğini düşünüyorum. 

    Yapay zekânın tanımladığı bir dünyada beşeri yaratıcılık ve empati gibi insani özellikler öyle değer kazanacak ki genetik mühendislikle daha empatik ve yaratıcı çocuklar üretebilmek için belki de birbirimize karşı silahlanma yarışı başlatacağız.” (s.264)

    (Bence) tüm kitabı özetleyen yukarıdaki iki atıfı akılda tutmakta fayda var diye düşünüyorum.

  • Kürk Mantolu Kadın: Sade Bir Aşk Öyküsü

    Kürk Mantolu Kadın: Sade Bir Aşk Öyküsü

    Basit bir aşk romanıdır diye aldığım bu romanın, beni bu şekilde etkileyeceğini açıkçası hiç tahmin etmemiştim. İnsan ruhunun mükemmel analizleri olsun, insanların genelde söyleyemediği düşüncelerini su yüzüne çıkarması olsun, kıyıda köşede kalmış insanları bize fark ettirmiş olması olsun ve özellikle de “Maria Puder” karakteri olsun…

    Romanı okumaya başladıktan sonra, ‘nedense aşk ile ilgili herhangi bir şey geçmiyor ya!’ dediğim dakikada, Rasim’in siyah defteri bulması ve onu okumasıyla, bir anda tansiyonun yükseldiği o an, dur durak bilmeyen Raif Bey’in aşk serüveni başladı. Raif Bey’in anılarına kendimi öylesine kaptırdım ki, artık kafamda sadece Raif Bey’in bu “bilinmez” kadınla nasıl tanışacağı geçiyordu ama tanışacağı kadının bir ressam olacağı, hatta ve hatta Kürk Mantolu kadının portresini yapan ressam olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sonrasında ise, kendisini bu dünyada lüzumsuz bir varlık olarak görmekte olan çekingen Raif Bey ile kendisini insan ruhuna odaklamış ve aşkı aramakta olan Maria arasında gerçekleşen diyaloglar, adeta benim bugüne kadar özene bezene kafamda oluşturduğum “aşk”, “sevgi” gibi kavramları tekrar gözden geçirmeme sebep oldu desem cidden yeridir. Belki de sadece o an için kafamızın içinde oluşan bu duygusal birikim, yani aşk ya da sevgi, gerçekten bizim ruhani olarak ulaşabileceğimiz son nokta olsa gerek ki romanı okurken aklımızdan geçen sadece ve sadece “aşık olmak” ama Raif Bey ve Maria’nın yaptığı şekilde. Fakat romanı okurken Raif Bey’in aşırı çekingenliği beni bir konuda düşündürdü açıkçası; o da “iletmek istediklerini ertelemeden söyleme” konusu. Koskoca dünyada sonunda bulduğunu düşündüğün kişiye, içinden geçenleri söylemeyi ertelemeye daha başka ne denir ki neyse…

    Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde; “Bu öyle olmayabilirdi!” düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazırdır. (s.149)

    “Kürk Mantolu Madonna”, okuduğum ilk Sabahattin Ali romanı ve açıkçası unutup tekrar okumak istediğim bir eser. (İlk okumalarda kaçırdığımız ve anlamını tam anlamıyla çözemediğimiz ve kavrayamadığımız yerlerin olması çok muhtemel çünkü.) Daha fazla uzatmadan, kitabı özetleyen şu cümleler ile sizi baş başa bırakıyorum.

    İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. (s.32)

    Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? (s.86)

    Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. (s.122)

    Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için sana âşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… (s.136)

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Genç Werther’den Mektuplar

    Genç Werther’den Mektuplar

    Umutsuz aşkın imkânsızlığına düşüp acı çeken ve bi’ o kadar da o aşkı hak ettiğini tanrıya haykıracak kadar cesareti olan Werther’in mektuplarını okudum bu romanda.

    Mektuplarında, kendisini o kadar insani ve sıradan bir varlık olarak aktarıyor ki, mektupları okudukça sanki bu olay ya da bu düşünce ya da bu duygular bana bir yerden tanıdık geliyor dememeniz elinizde değil. Belki sonunu bildiğiniz bir mektubu okuyorsunuz, ama okudukça da sona giden yolları bilmek istiyorsunuz ve yolları gördükçe de, bu yollarda kendinize ait birçok şey buluyor ve onları toplarken şaşırıyorsunuz kendinize. Bu kadar mı güzel ifade edilir bir duygu ya da bu tasvir bir ruhu bu kadar mı güzel betimler diye içinizden geçiriyor ve altını çiziyorsunuz. İşte bu, sözcüklerin etrafınızı gökkuşağı gibi sardığı bu romanda, Werther’in hayatına adım atıyorsunuz. 

    Werther, Wahlheim’ı gezerken 16 Haziran günü gelecekte yüreğini derinden etkileyecek o kişiyle tanışıyor, Lotte ile. Sonrasında ise, Wilhelm’a yazdığı, aslında bize yazdığı her mektubunda ona olan aşkını, hayranlığını rengârenk cümle ve sözcüklerle dile getiriyor, haykırıyor ve roman bu şekilde koygun olan sona doğru ilerliyor. 

    Romanı okurken beni arkasından sürükleyen şey ise, sınıf farklılıklarının hat safhada olduğu Alman toplumunda, Werther’in ya da Goethe’nin alt sınıftaki halk ile iç içe olma gayreti, çocuklarla çocukmuş gibi oynamaya çalışması, doğaya olan tutkusu ve bunları kendinden emin ve gururlu bir şekilde yapmasıydı. Ne kadar geniş ve özgürlükçü bir yazar olduğunu düşünmek elde bile değil. Ayrıca, insanlar hakkında yaptığı tahliller de okunmaya değer gerçekten!

    Efkârlı olduğu halde mutsuzluğunu gizleyebilecek, yakınlarının neşesini yok etmeden kederini kendi başına üstlenebilecek kadar kişilik sahibi olan bir tek insan gösterin bana!  (s.49)

    Hayatında, seni yiyip bitirmeyen bir an yoktu, hem seni hem de çevrendekileri; senin de bir yok edici olmadığın ve olmak zorunda olmadığın bir an yoktur. (s.71)

    Hakkında belli bir şey bilmediğimiz şeylerde kargaşa ve karanlığın varlığını sezmek, ruhumuzun özelliği mi? (s.128)

    Dahası, mektuplarında insanın varlığını sorgulayan bir bakış açısı, daha doğrusu yaşama gerçekçi bir bakış açısı ile bakması okuyucuya kurgudan çok gerçeği olduğunca hissettiriyor ki alttaki yazdığı cümle… o kadar gerçek ki…

    Seni yitirdikleri için hayatlarında bir boşluk duyarlar mı acaba? Ve ne kadar bir zaman duyarlar? Ah, insan işte bu kadar fani bir varlık; tam da varoluşundan hiçbir kuşku duymadığı, varlığını gerçekten hissettiği tek yerde bile, sevdiklerinin hatıralarında, onların ruhlarında bile yitip yok olmaktadır, hem de o kadar çabuk! (s.109)

    Ve son olarak aşkı anlatış biçimi, onu yaşaması ve onu dile ve hareketlere dökmesi! Bunu da kitabı okurken fazlasıyla, belki de abartılı bir şekilde hissedeceğinize şüphem yok.

    3 Eylül 

    Bazen aklım almıyor; onu yalnızca ben, öylesine içten, öylesine dolu dolu severken, ondan başka hiçbir şey görmez bilmezken, ondan başka hiçbir varlığım yokken, nasıl olur da onu bir başkası sever, sevebilir? (s.100)


    Notlar:

    *Werther’in doğum günü 28 Ağustos.

    *Romandan küçük bir öneri: keşke her yeni doğan çocuk için bir ağaç dikilse…

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Hajime’nin Hikayesi

    Hajime’nin Hikayesi

    Haruki Murakami’nin okuduğum ilk eseri olan Sınırın Güneyı̇nde, Güneşı̇n Batısında romanını ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyorum. Eğer romanı okuduysanız, o zaman yavaş yavaş hikâyeyi anlatmaya ve not almaya başlayalım, isterseniz.

    Romanın başkahramanının adı, Hajime ve kendisi tek çocuk, ki bu durum da romanda özellikle vurgulanmakta. Hajime, ilkokulda, kendisi gibi tek çocuk olan Shimamoto adlı bir kız ile tanışıyor. Shimamoto, doğduğunda felç geçirdiğinden dolayı, sol bacağı aksamakta. İkisi de tek çocuk olduğu için, birçok konuda ortak noktalar buluyorlar ve birbirleriyle iyi arkadaş oluyorlar; ancak ilkokul bittikten sonra, ikisi de farklı ortaokullara gittiklerinden görüşemez oluyorlar. Yine de Hajime, Shimamoto’yu hiç unutmuyor ve onu her zaman düşünüyor.

    Şimdi, bu noktada Hajime’nin ve Shimamoto’nun tek çocuk olduklarını ve Hajime’nin Shimamoto’yu unutmadığını kenara not düşmenizi isteyeceğim. Devam edelim.

    Hajime lise ikinci sınıfta “İzumi” adında bir kız ile çıkıyor; fakat İzumi’den hoşlanmasına rağmen, arada sırada onu Shimamoto ile kıyasladığı anlar da oluyor. Lise üçüncü sınıfta, Hajime İzumi’nin kuzeniyle birlikte olunca İzumi ile ayrılıyorlar. Tabii ki, İzumi bu olaydan derinden etkileniyor.

    Sonra ise Hajime, üniversiteye giriyor ve mezun olduktan sonra da bir şirkette çalışmaya başlıyor. Bu kısmın romanın çözümlemesi noktasında önemli olduğunu düşünüyorum. Hajime, hayatının bu döneminde sürekli tek başına zaman geçiriyor ve bazen İzumi ile Shimamoto’yu düşündüğü de oluyor. İşte bu günlerden birisinde Hajime, Shimamoto’ya benzeyen, sol ayağı aksayan bir kadın görüyor ve onu takip ediyor. Kadını takip ederken, bir erkek Hajime’yi kolundan tutup, kadının peşini bırakmasını isteyip, ona içinde para olan bir zarf veriyor.

    Şimdi, bu para dolu zarfı da kenara not almanızı isteyeceğim.

    Bu olayın üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra, Hajime Yukiko adında bir kadın ile tanışıp, onunla evleniyor. Sonrasında ise Yukiko’nun ailesinin desteğiyle de bir Caz bar açıyor. Herhalde bu kısım hepinize tanıdık gelmiştir. Haruki Murakami gerçek hayatında da Caz bar işletmiş birisi çünkü. Neyse, Hajime’nin bar açtığını duyan eski bir arkadaşı, onu ziyarete geliyor ve o sırada İzumi’den bahsedip onun kötü bir durumda olduğunu anlatıyor. Bu noktada Hajime’nin İzumi’nin bu durumundan kendisini suçlu hissetmeye başladığını söyleyebiliriz herhalde.

    Daha sonra, bir gün, bara Shimamoto çıkageliyor ve zamanında takip ettiği kadının da kendisi olduğunu söylüyor. Üç ay sonra, Shimamoto tekrar bara geliyor ve ondan sonra da Hajime ile Shimamoto birçok kez buluşmaya başlıyorlar. Ancak, Shimamoto yine ortadan kayboluyor.

    Bir süre sonra, Shimamoto tekrar çıkageliyor ve Hajime’ye küçükken birlikte dinledikleri plağı hediye ediyor. Hajime plağı dinlemek için Shimamoto’yu yazlığına davet ediyor, orada birbirlerine aşklarını itiraf ediyorlar ve birlikte oluyorlar. Sonrasında Hajime, Shimamoto’dan kendisi ile ilgili her şeyi anlatmasını istiyor. Fakat Shimamoto herşeyi anlatacağını söylese de, ertesi gün çekip gidiyor. Üstelik, hediye ettiği plak da yok oluyor.

    Son olarak, plağın yok olduğunu da kenara not almanızı isteyeceğim.

    Hajime, kafası karışmış bir şekilde eve dönüyor ve ondan şüphelenen karısı, hayatında başka bir kadın olup olmadığını soruyor ona, Hajime de bunu kabul ediyor. Bu sırada, Hajime, Shimamoto’nun birdenbire yok olmasının nedenini de sorguluyor ve o anda içinde para olan zarfı hatırlıyor. Ancak her yeri kontrol etmesine rağmen, zarfı bulamıyor. Bu da onun oldukça kafasını karıştırıyor. O anda kendisini dışarıya atıyor ve bir taksinin içerisinde İzumi’yi görüyor. Zamanında İzumi’yi derinden incittiği aklına geliyor.

    Romanın tam olarak bu sahnesinde Hajime’nin geçmişle yüzleştiğini görüyoruz aslında.

    İlerleyen zaman ile birlikte, Hajime yavaş yavaş normal hayatına dönüyor, Shimamoto’yu da unutmaya başlıyor, haliyle. Romanın sonunda da Yukiko ile konuşup, birlikte yeni bir hayata başlamaya karar veriyorlar ve roman burada sona eriyor.

    Şimdi biraz çözümleme yapalım.

    Bu romanı okurken, genellikle çoğu okur Shimamoto karakterinin gerçekte var olup olmadığını çok fazla düşünmeyebilir. Ancak ben yukarıda size not aldırdığım yerlerden yola çıkarak, ki bunlar da çok net kanıtlar değil ama Shimamoto karakterinin gerçekte var olmadığını düşünüyorum. Hajime’nin tek çocuk olmasından kaynaklanan yalnızlığını çocukluğunda kendi kafasında karşı bir cins yaratarak telafi ettiğini düşünmekteyim. Bu düşüncemi de para dolu zarfın ve plağın gerçekte olmaması, hatta Shimamoto’nun başkalarıyla iletişime geçtiği bir sahnenin de olmamasıyla kendimce kanıtlayabiliyorum. Açıkçası, romanı derinlemesine okuyanların bu konudaki düşüncelerini de duymak çok isterim. Yorumlarınızı bekliyorum!

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Tek Öğün Beslenme?

    Tek Öğün Beslenme?

    Son zamanlarda çokça karşımıza çıkan bir konu aslında beslenme. Açıkçası, sağlıklı yaşam, düzenli beslenme gibi konulara ilgim olduğundan, bu eseri hemen okudum ve çok sayıda not aldım. Yoshinori Nagumo’nun bu eseri, sanayi devriminin bizlere getirdiği üç öğün yemek yiyelim alışkanlığını yıkan bir eser gerçekten. Sizler de okurken bunu fazlasıyla şaşırarak hissedeceğinize eminim.

    Yoshinori Nagumo, 1955 yılı doğumlu bir doktor ve dört nesildir doktor olan bir aileden geliyor. Japonya’da özellikle de anti-aging konusunda öne çıkan isimlerden birisi. Yoshinori Nagumo, babasının hastalığından sonra kendisini sağlıksız bir yaşamın içerisinde buluyor ve bu sağlıksız yaşam döngüsünden kurtulmak için birçok yöntem deniyor. Sonunda da kendi yöntemini keşfediyor.

    Bu yöntem de günde tek öğün beslenme. Herhalde şu andan itibaren bu yöntemi de açıklamam gerekiyor belki de ama ben sizlerin bu kitabı heyecanla okuyacağınızı düşündüğümden bu kısmı direkt atlıyorum ama sadece şunu söyleyebilirim; açlık durumunda vücudumuz sirtuin adlı geni üretiyor ve bu gen, hücrelerimizi yenileme özelliğine sahip.

    Japonların Kadim Beslenme Sırrı eseri, 2012 yılında Japonya’da 「空腹」が人を健康にする 一日一食で20歳若返る!ismiyle çıkmış. Türkiye’de ise 2018 yılında Melih Yılmaz tarafından orijinal dilinden Türkçeye kazandırılmış ve Doğan Novus tarafından basılmış.

    Açıkçası, bu eseri okurken kendim de bizzat eserinde yazdığı yöntemleri bir hafta boyunca denedim ve kendimde bir değişim gözlemledim. Bu yüzden, sizlerin de merakla bu eseri okuyacağınıza hiç şüphem yok.

    Not: Yazıdaki görsel ChatGPT 4.5 ile oluşturulmuştur.

  • Beatles’tan Murakami’ye “İmkansızın Şarkısı”

    Beatles’tan Murakami’ye “İmkansızın Şarkısı”

    Japonya’da 1987 yılında iki kitap olarak yayınlanmış olan İmkânsızın Şarkısı, Türkçeye Nihal Önal tarafından kazandırılmış ve Doğan kitap tarafından 2004 yılında yayınlanmış. Ayrıca, yazarın bu romanı sinemaya uyarlanan ilk eseri olma özelliğini de taşımakta.

    İmkânsızın Şarkısı, bize belki de hatırımızdan yavaş yavaş silinen yıllarca önce yaşadığımız tüm tecrübelerimizi farkında olmadan hatırlatan ilginç bir eser diyebilirim. Vatanabe’nin başından geçen kederli ve koygun geçmişini dinledikçe, daha çok meraklanıyor ve onun anılarını kafamızda canlandırırken Naoko’yu, Kizuki’yi, Nagasawa’yı ve diğer arkadaşlarını tanımaya başlıyoruz. Roman, bizi bir şekilde kendisine bağlıyor ve sanki en yakın arkadaşımızın tecrübelerini dinliyormuş havası yaratıyor.

    Üniversiteye girdiği yaklaşık 20 yıl önceki anılarını ve daha öncesini bize aktarmakta olan Vatanabe, yaşadığı bu deneyimlerini henüz ergenlik çağına yeni girmiş bir erkeğin bakış açısıyla bize anlatmakta. İçinde yaşadığı sevgi, aşk gibi kavramları, tecrübe ettiği üniversite hayatını, yaşadığı cinsellik deneyimlerini ve onlarca tecrübesini bize akıcı bir dil ile hissettirmekte.

    Romanın 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların başında geçmesi de bize sanki her açıdan romanı farklı bir göz ve duygu ile okumamız gerektiğini hissettiriyor. Cevabını sabırsızlıkla ve heyecan ile beklediğimiz mektup yazışmaları, sesini duymak istediğimiz ya da görmek istediğimiz bir kişiye her dakika ulaşamayışımız… Romanı güzelleştiren detaylardan bazıları diyebilirim.

    Çok ilginçtir ki, roman ile ilgili söylenecek daha onlarca cümle varmış gibi hissetmeme rağmen, nedense daha fazlasını şu an için söyleyemiyorum, fakat Vatanabe’nin tecrübelerini dinlemeniz sizi mutlaka farklı bir dünyaya götürecek, hatta bir film izlediğinizi düşüneceksiniz.

    Sonda söylenecek bilgiyi en başta vermiş bulundum ama şunu da eklemek istiyorum; kitabın da adını aldığı Beatles grubunun “Norwegian Wood” şarkısını da dinlemeyi unutmayın.

  • Haruki Murakami’den “Koşmasaydım Yazamazdım”

    Haruki Murakami’den “Koşmasaydım Yazamazdım”

    Haruki Murakami ile tanışmam lisans yıllarında oldu. Yaklaşık 11 yıl önce Japon Edebiyatı dersinde günümüz Japon yazarlarını araştırırken Murakami’ye rastladım ve hakkındaki yorumları ve yazıları okuduktan sonra birkaç kitabını okumaya karar verdim; fakat sadece “Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında” kitabını okuyabildim o zamanlar, ki o da ödevim olması sebebiyleydi. Daha sonra da birkaç kitabına daha göz gezdirebildim.

    Haruki Murakami, 1949 yılında Kyōto’da doğmuş. Yüksek öğrenimini Waseda Üniversitesinde tamamlamış ve eşiyle de burada tanışmış. Mezun olduktan sonra, ikisi birden yedi yıl boyunca bir Caz kulübü işletmişler. İşte bu dönemde “風の歌を聴け (kaze no uta o kike)” (1979) adlı ilk romanını yazar ve yazarlık serüveni burada başlar.

    Ancak burada sizlere Haruki Murakami’nin bir romanını değil, kendisini anlattığı eserini tanıtacağım: Koşmasaydım Yazamazdım.

    Koşmasaydım Yazamazdım eserini okumaya başladığınız an, Haruki Murakami’nin ilginç hayatına adım atıyorsunuz dersem yerinde olur herhalde. Çünkü bu eser, Haruki Murakami’nin kendisi ile ilgili ilk deneme ya da hatırat yazısı da diyebiliriz, ki bundan kitabın birkaç yerinde de bahsetmekte.

    Açıkçası şunu söylemeliyim; Koşmasaydım Yazamazdım, gelecekte roman yazarı olmak isteyen ve bu işi yaparken de sağlıklı yaşamayı planlayanların başucu rehberi olabilecek ya da tam tersi, bu ikisine hayranlık beslememizi sağlayacak bir eser kesinlikle.

    Ne yalan söyleyeyim, kitabı okuyuncaya kadar Haruki Murakami’nin uzun maraton koşucusu olduğunu hiçbir yerde okumamıştım. Kitabı okumaya başladıktan sonra, beni şaşırtan ilk gerçek bu oldu. Diğeri ise Murakami’nin maratona hazırlık olsun diye bir gün içerisinde “100 kilometre” koşmuş olmasıydı. Okurken, nedense o an için gözümde canlandıramamıştım bu olayı, ki ileriki yıllarda Triatlon (Yüzme-Bisiklet-Koşu) yarışmalarına da katılması beni hiç şaşırtmadı desem yeridir.

    Koşmasaydım Yazamazdım eserini okurken, vücut yapısı ile ilgili güzel benzetmelere ve yaşam ile ilgili yorumlarına da denk geliyorsunuz Murakami’nin. Bu yorumlarının içerisinde de beni en çok sorgulatan ve etkileyen cümlesini sizinle de paylaşmak istiyorum.

    Eseri okurken, birçok müzik ve sanatçı ismiyle de karşılaşıyorsunuz ve bu da sizlerin bu alandaki kültürünüzü de az çok geliştiriyor diyebilirim.

    Son olarak şunu da not düşeyim. Koşmasaydım Yazamazdım eseri, Türkçeye Hüseyin Can Erkin tarafından çevrilmiş ve Doğan Kitap tarafından yayınlanmış. Eserin kapağı da gerçekten çok hoş bir renk harmonisinden oluşmakta.